‘‘Zalimin talim ettiği yola minnet eylemem’’ 

Seyyid Nesîmî

 

Doğada olan hemen her şey zıtlarıyla vardır. Gecenin zıddı gündüzdür. Dişi, erkeğin varlık nedenidir. Doğru, yanlışla anlam bulur. İyiliğin karşısında kötülük vardır. Zulüm isyanı, isyan direnişi, direniş devrimi doğurur. Tez ve antitezin ortaklığı diyalektiği yaratır. Akıl yaşamı besler, bilgi aklı.

İnsan bilgisi ve algısı oranında dünyayı algılar. Bilgisi dışındaki şey’leri masala içerik yapar, totemlerle açıklar. Vikingler ayı ve güneşi yiyen Skoll ve Hati isimli kurtların kıyamete sebep olacağına inanır, ayı ve güneşi kurtarmak için gürültü çıkarırlarmış. Bir çok ‘eski dünya’ insanı, dünyanın gölgesine giren ay’ı kurtarmak veya ayın gölgesinde kalan güneşi kurtarmak için teneke çalıp, silah patlatırmış.

Gökbilimcilerin, evreni, gözlem ve deney sonuçlarıyla açıklamaya başlaması, bir zamanlar gerçekle eşdeğer tutulan mitolojik hikayeleri masallaştıracak, çocukların eğlencesi mertebesine düşürecekti. Teleskop bulununca teneke gürültüsü kesilecek, ‘güneşi hapseden’ cinler unutulacaktı. Güneşin tutulmasını doğal nedenlerle açıklayan Thales, büyücülerin oluşturduğu mitleri itibar kaybına uğratacaktı.

Yıldırım Tanrısının ömrü, paratonerin bulan Benjamin Franklin’e kadar sürmüş olmalı. İnsan aklının sınırlarını zorladıkça gerçeğe daha fazla yaklaştığını görüyor artık. Aklın ve sezginin olanaklarını kullanan bilim, büyük patlama (Big bang) deneyleri yapıp, ‘Tanrı parçacığını’ (CERN deneyleri) bulmaya uğraşıyor.

Bilim yaratıcı gücün varoluşunu deneyimlerken, metafizik görünmeyenin hayalini ‘dinler’ üzerinden update (güncelleme) etmeye devam ediyor.

Platon, mağara alegorisinde, deney için mağaranın karanlığına konulan insanların bir süre sonra yanılsama ve gerçeklik ikilemi ile karşı karşıya kaldıklarını anlatır. Uzun süre karanlıkta kalan deneklerin hayal güçlerini de kullanarak, gölgelerin illüzyonunu gerçek kabul ettiklerini, bir süre sonra aydınlığa çıkarılan bir deneğin, mağarada gördüğü şeylerin illüzyon olduğunu anlayıp, diğer deneklere anlatması ve onların buna inanmamasına değinir ve doğada olan her şeyin kusurlu olduğunu savlar.

Platon ideasını bunun üzerine kurar. Gerçek bilgiye idea ile varılacağını söyler. Ama ışık maddidir. Karanlığın saklamak gibi bir marifeti varken, ışığın da aydınlatmak gibi bir maddi özelliği var. Hayat, zıtlar ve paradokslarla anlam kazanıyor.

Bu makalede iç içe geçmiş gnostik anlatıların tarihsel uğraklarına dokunup, başkaldırı ve direniş pratikleriyle politikleşen halk önderlerinin ve yığınlarının, dünden bugüne olan süreğine kısaca değinildi. Yunan ve Doğu mitolojisinden anlatılarla zenginleştirilen makalede, esasta Mazdeklerden, Karmatilere, Hallac-ı Mansur’dan Pir Sultan’a ‘Enel Hak’ itirazına içerik oluşturma gayreti gösterildi. Bu içerikler Mazlum Doğan’ın bedensel direnişi ve ‘Gezi Direnişi’ gibi günümüz ‘isyan hareketleriyle’ içselleştirildi.

Nuh’un Gemisine İtiraz Eden Oğlu Ham

Dinsel metinlere göre, Nuh’un oğullarından Ham (Kenan), Tanrı tarafından babasına, babasından da ailesine tanınan ayrıcalıktan yararlanmak istememiş, babasının tüm ısrarlarına rağmen gemiye alınamayan diğer tüm insanlarla aynı sonu tercih etmiş. Nuh ve seçilmiş canlılar ise Ağrı Dağında (Kuran-ı Kerim’e göre Cudi dağı) yeni bir yaşamın ilk adımlarını atacaklardı.

Ham, Tanrının ailesine bahşettiği elitist ayrıcalığa itiraz etmişti. Dinler tarihi Ham’ın babası Nuh’a ve Tanrının insanlara reva gördüğü şiddete direnip direnmediğinden bahsetmez. Bundan kaynaklı, ‘kurtuluş’ gemisine binmeyen Ham’ın başkaldırısını direniş boyutuna taşıyıp taşımadığını bilemiyoruz. Çünkü din ve onu varoluşunu besleyen mistik anlatı ve metinler, insana tanrı önünde boyun eğdirmiştir hep. İnsanları hizaya sokmak için gönderilen peygamberlere kul olmak makul ve makbul karşılanmış, bu makul davranışın mükafatı olarak da cennet vaat edilmiştir. Aksi davranış gösterenlere cehennem ateşi reva görülmüş, itiraz edenlerin akıbeti de bir melek olan Şeytanın (Lucifer, İblis) akıbetinden farklı olmamıştır.

Mitler tarihinde benzer meseller çoktur. Yunan mitolojisi isyan, savaş ve direniş anlatılarıyla doludur. Makale içeriğimize uygun olacağı için, ilk sivil itaatsizlerden Prometheus’un hikayesini alıntılayalım; Başta Tanrı Zeus olmak üzere bir çok Yunan tanrısı birleşip Tanrı Titanları (Devler) yenene dek onların hükümdarlığı sürermiş dünyada. Titanlarla bu savaşta yenilip dünyayı terk etmeden hemen önce iki Titan dünyada evlenmiş, güçlü ve zeki dört çocuk sahibi olmuş.

Bu Titan çocuklar büyüyünce, Zeus’un egemenliğini kabul etmemiş. Zeus da bu isyankar Titanlardan ilki olan Atlas’ı dünyayı omuzlarında taşımaya mahkûm etmiş, bir diğer kardeşi Menoitios’u da korkunç yeraltı ülkesine göndermiş. Üçüncüsü olan Epimetheus’tan kurtulmak için, içinde bin bir kötülük olan sihirli kutu sahibi Pandora ile evlendirmiş. Dördüncü Titan Prometheus, aklını kullanmış, günümüz kavramlaşmasıyla siyaset yapmış ve Zeus’la dost olup, Olympos’taki ölümsüz tanrılar katına çıkmış. Tanrıların güvenini kazandıktan sonra ‘bilgi ateşini’ narteks çiçeğini kullanarak ‘çalmış’ ve insanlara ulaştırmış.

Ateşin çalındığını öğrenen Zeus, Prometheus’u, Kafkas Dağları’na götürerek onu büyük bir kayaya zincirle germiş, her gün bir kartal gönderip karaciğerini yedirmiş. Kartalın yediği karaciğer kendini onarıp tamamlandığında, kartal yeniden gelip yemiş. Bu işkencenin 30. yılında, Zeus’un ‘gizli oğlu’ Herakles (Roma mitolojisinde Herkül) çıkagelip Prometheus’u kurtarmış. Prometheus’un acıyla geçen o 30 yıl boyunca hiç umudunu yitirmediği rivayet edilir.

Olympos Tanrılarının elindeki en büyük baskı aracını aklını kullanarak alan Prometheus, böylece insanlar için bir kurtuluş gerekçesi de yaratmıştı. Bir çeşit sivil itaatsizlik yaparak, hem ailesinin öcünü almış hem de baskı altında olan insanlara yeni ve aydınlık bir yol açmıştı. Tanrıların güç kullanarak sürdürdüğü aldatıcı ve yalanla örülü düzeni o ‘ihtiyatlı ve yanıltıcı hürmet’ gösterisiyle bozmuştıu.

J.C. Scott, Malaylılar’ın efendi-köle ilişkisini ‘ihtiyatlı ve yanıltıcı hürmet ilişkileri’ diye tanımlar. Ona göre ‘’İktidar karşısında güçsüzün ikiyüzlülük etmesi, pek de şaşırtıcı bir durum değildir.’’[1]

Scott’un ezen-ezilen ilişkisi üzerinden tarif ettiği bu olgusal durum, köle-efendi ilişkisi dışındaki, ezen-ezilen, sömürülen ilişkisinde ‘siyaset yapmak’ olarak da okunabilir.

Şiddet karşısında, şiddetsiz kalmanın da bir mücadele biçimi olduğunu tarihe not düşen Mahatma Gandi, halkına yapılan zulme karşı, insanca yaşamanın olanaklarını, sivil itaatsizlik yöntemiyle aşmıştı. Gandi, ‘Pasif direniş’ olarak da kavramlaşan ‘‘Sessiz Direniş’’ metoduyla Hindistan’ı sömürgecilikten kurtarmıştı.

Bu tür direnme biçimlerinde görüldüğü üzere, egemenlerin (ve Tanrıların) her türlü baskı ve zulümüne karşı, ezilenlerin karşı çıkışları meşrudur.

Dağların Özgür Halkı Kürtler ve Direniş

Doğa, insan dahil tüm canlıların hayatta kalması, kendilerini koruması için, özel yetiler bahşetmiştir. Su, kitli kaldığı doğal ortamında her zaman bir çatlak yaratmıştır. Doğanın bu öğretici olanaklarını izleyen canlılar da kendi yaşam gayeleri için onlardan yararlanmışlardır.

Mitik anlatılara göre zalim Kral Dehak’ın zulmünden kaçan Kürtler dağları mesken tutmuş ve Demirci Kawa’nın yaktığı kurtuluş ateşine dağlarda yeni bir günün (Newroz) ateşini yakarak karşılık vermiştir.

Halk ozanı Dadaloğlu, bin yıllar sonra, yeni zalim kralların zulmüne karşı ‘’Ferman padişahın, dağlar bizimdir’’ diyecekti.

Ksenofon’un, M.Ö. 400 yılında yazdığı Anabasis / Onbinlerin Dönüşü’nü isimli kitabına Kyros, (Kuroş/Kiroş-k) abisi Artakserkses’i tahtan indirmek için babası Kral Dara’nın egemenliği altında olan şehir devletlerden paralı asker toplayıp çıkılan seferin günlüğünü tutmuş.

Yaşanan kanlı savaşın sonunda Kyros abisi tarafından öldürülür, komutansız kalan Yunanlı askerler ise savaşarak geri çekilirler. Yunanlı askerlerin komutanlarından Ksenofon, geri çekilirken Kürtlerle (Kardukhlar) arasında çıkan savaşı ve onların dağ başlarında gösterdiği amansız direnişi hayranlıkla anlatır.

Dicle’nin yükselen sularını geçemeyen Yunanlı askerler, Dicle’nin kaynağına doğru yürüyüp dağlık Kardukia’dan geçmek zorunda kalırlar. İnanılmaz zorlu bu yolculukta büyük bir direnişle karşılaşırlar. Ksenofon’dan dinleyelim: “Kardukh ülkesini aştıkları yedi gün boyunca, tek bir gün bile savaşsız geçmemişti ve başlarına gelen felâketler, Kral ile Tissaphernes’in yüzünden gelenlerin tümünden fazlaydı.”[2]

Yani Asya’nın en büyük savaşına katılan Yunanlı askerler, dağları kendilerine doğal koruma alanı seçen, kaya ve taşları kendileri için kullanışlı birer silaha çeviren Kürtlerin direnişi karşısında çaresiz kalmış.

Kitapta anlaşılacağı üzere Kürtler aslında topraklarını savunuyorlar. Çünkü köylerden geçen ordu yağma yaptıktan sonra, evleri de ateşe veriyormuş. Kürtlerin bu kahramanca meşru direnişine tanık olan nice seyyah seyahatnamelerine bunu konu etmiştir. Arşivler bu tür anlatıların örnekleriyle doludur. Dağların çocukları Kürtlerin yaşadığı toprakların jeopolitik konumu, günümüzde de olduğu gibi, onları sayısız savaş ve direnişin odağı haline getirmiştir.

İnsanın, mitolojik anlatılardan maddi tarihe kadar biriken çok hikayesi var. Mitlerde zaman mefhumu soyut iken, modern tarihte anlatılan olay ya da kişilerin tarihleri yaklaşık olarak da olsa somuttur. Materyalizm, ilişkilerin kendiliğinden değil, somut etkileşim sonucu oluştuğunu, olguların temelinde maddenin olduğunu söyler. Platon’un kusurlu gölge yanılsamasının aksine, ışığın ve renk pigmentlerinin göz retinasında düşürdüğü piksellerin, algıda oluşturduğu illüzyonu madde ile deneyimler.

Tarihsel Direnişin Günümüze Etkileri

Sınıflı toplumlardaki üretim ve tüketim ilişkileri arasındaki makasın açılması, beraberinde toplumsal isyan ve direnişleri de getirmiştir. Emek sömürüsü tandanslı isyanlara, zulme uğrayan yoksullar, halk tabiriyle ‘baldırı çıplaklar’ öncülük ediyordu. Mülksüzler ve emek sömürüsüne uğrayanlar, tarih boyunca birer direniş imalatçısı gibi başkaldırmaktan çekinmemişlerdi. Sosyalist `terminolojiyle ‘zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktu’ zaten.

Bu yönüyle Anadolu’da yaklaşık 300 yıl süren Celali İsyanları, yoksul halk kitlelerinin merkezi otoriteye karşı yaptığı en büyük meşru müdafaa olarak tarihteki yerini almıştı. Ama Celali başkaldırısının aktörlerinin ekseri kısmının, baş kaldırma ve baş koyma inancı taşıdıkları çok konuşulmaz. Bu isyanlarda, benzerlerinin aksine, normatif olmayan bazı olgular motor gücü oluşturuyordu oysa. Çünkü orada sınıfsal (mülksüzler) bir tavırın akabinde, ‘bir asa bir hırka’ önermesi çerçevesinde yaşayan, örgütlenen Hakyolu (Ehli Haq, Enel Haq) felsefi inancının aktörleri başat rol üstlenmişti.

İtiraz, isyanın karesidir, direnişin çarpanlarıyla çoğalır. Evet’in içsel kabulünün yorgunluğu karşısında, hayır’ın domine ettiği dışsal içerik ile özgürlükçü değer yaratabilir. Haklılığa duyulan inanç başkaldırıya meşruiyet kazandırır. Ezilen ve sömürülenin başkaldırısına öncülük eden Prometheus, Zaloğlu Rüstem, Spartaküs, Hasan Sabah, Şeyh Bedreddin, Ned Kelly gibi kült karakter öncelikle ‘hayır’ hakkının meşruiyetiyle hak savaşlarına başlamışlardı. Babai ve Celali İsyanlarında olduğu gibi geniş halk kitlelerinin katılımı, isyanın direnişe çarpan etkisiyle olmuştur.

Baba İlyas ve Baba İshak (Babai Ayaklanması, 1240) halk ayaklanmalarında görüldüğü gibi binlerce yoksul halk, gündelik hayatının parçası olan üretim araçlarını (kazma, kürek gibi) birer silah olarak kullanıp, haksızlığa uğradığı Anadolu Selçuklu ordusunu çok kere yenilgiye uğratmıştı. Şayet Frenk askerlerinin üstün savaş ordusu devreye girmese, ayağı yalın, başı açık halk zümreleri merkezi despotik otoritenin yerleşik düzenini alt etmeye devam edecekti. Yoksun halk kitlelerinin, inançlı direniş fedaileri askeri örgütlenme tarzını oluşturabilseydi, yaratılan halk devrimi korunabilecek ve toplumsal-kamusal ayakları oluşacak, benzer zulüm yaşayan halklar için model oluşturabilecekti.

Mazdekler, Arap Baharı ve Direniş Biçimleri

Halk hareketleri haklılığın meşruiyeti üzerinden büyürler. Surinam kıyısındaki tarım çiftliklerinde çalışan ‘yerliler’ Hollandalı sömürgecilere karşı direnişin aparatı olarak saçlarını kullanıyorlardı. Selvanın içinde dalgalanan ve sarı renk üzerinde siyah bir aslanın olduğu yerlilerin bayrağı altında özgür bir yaşamın tohumları böyle ekilmişti.

Köleler çiftliklerden firar etmeden önce ‘çaldıkları’ buğday, pirinç, mısır, balkabağı çekirdeklerini gür saçlarının içine saklayıp, sömürge askerlerinden kaçırıyorlardı. Surinamlılar, orman içindeki cangıla vardıklarında saçlarını silkeleyip, tohumları toprağın bereketine bırakıp, kendisi için üretim yapmanın mutluluğuna erişiyorlardı. Orman içlerinde gizlice yaptıkları tarımdan elde ettikleri gelirle de silah alıp sömürgecilere karşı direnişi örgütlemişlerdi.[3]

Mazdekler, Babekiler, Babailer, Celaliler, Şeyh Bedreddin gibi halk hareketlerinin günümüz yansımaları ise 2011 yılında Tunus’ta başlayan ‘’Arap Baharı’’, İspanya’da ‘’İndignados’’, Yunanistan’da ‘’Aganaktismenoi’’, Amerika’da ‘’Occupy’’ ve Türkiye’de ‘’Gezi Direnişi’’ şekline görüldü. Elbette aradan geçen bin yıldan fazla bir zaman diliminin olgusal içeriği ile değerlendirmemeli. Bu isyan ve direnişlerin benzerliği üzerine cümle kurarken, kendi alt metinleri üzerinden okuma yapılmalı. Ama Galeano’nun hikaye ettiği Surinam örneğinde olduğu gibi özgürlük, ekmek, inanç gibi ortak noktaların isyan ve direniş motivasyonu oluşturduğu malum.

Geçmişteki ayaklanmalar çoğunlukla, siyasal ve inançsal önermeleri olan birer öncünün motivasyonuyla start alıyorken, günümüzde ise daha çok toplumsal sıkışmışlığın ‘kendinden’ dışa vurmuş hali olarak görülüyor.

Toplumsal değişim fenomenlerinin birikimi ve kavrayışı her çağın kendi normlarını yaratmasını sağlıyor elbet. Mesela, tarihte rastladığımız ‘baldırı çıplaklar’ ayaklanmalarının aksine, günümüzdeki ayaklanmalarda ‘beyaz yakalılar’ olarak tarif edilen ve görece iyi ekonomik koşullarda yaşayan heterojen kesimler öncülük etmişti. Ama Babailer ve Celaliler örneğinde olduğu gibi görece daha gevşek örgütlenme içinde olan günümüz ‘isyancıların’ başkaldırısı ve direnişi daha erken sönümlendi. Örneğin Hürremi Babek Başkaldırısı 30 yıl sürmüş, Abbasi Halifeliğinin çöküşünü hızlandırmıştı. Yine Celali Başkaldırıları yaklaşık 300 yıl sürmüştü. Bu başkaldırı ve direnişlerin örgütlenme, inanç ve irade dayanaklarının toplumsal meşruiyet zemini üzerine oturmasından kaynaklı uzun erimli olmasını sağlamıştı.[4]

”Enel Hak” deyip, Tanrının insanda, insanın da başta dört element olmak üzere evrendeki ve doğadaki tüm var olan şey’lerin bir bileşkesi olduğunu, ‘varlıkta birlik’in olgusal gerekçeleri, bilge olan insana (İnsan-ı Kamil) görünür olduğu savıyla itiraz eden hakikat yolcularının, siyasal ve örgütsel yetki ve sadakatine sahip olamayan günümüz isyancılarının, direnişin meşruiyetini o kadar güçlü bir ‘inançla’ savunamadıkları söylenebilir.

Bu yığınların ideolojik dayanaklarının görece zayıflığı ve süreci göğüsleyecek örgütsel yapıdan yoksun olmaları, toplumsal düzlemde bir gelecek tasarımı yapmaları önünde büyük engele dönüşecekti.

Alain Badiou ve Slavoj Zizek ‘kapitalist parlamentarizm rejiminden faydalanan mali ve sömürgeci oligarşinin sınırsız gücüne karşı halkın ayaklanmasına tanıklık ettiğimizi’ söylerler. Ama dağınık olan ve güçlü bir örgütlenmeden yoksun bu ‘titrek, kararsız ve sahici hiddete sahip protestocuların isyana sadakati örgütleyecek düşünce üretmediği’ belirlemesi de yaparlar.[5]

Üstte izah edildiği gibi ideoloji ve yapı’yla bağları zayıf olan bu ‘titrek’ kesimlerin başarılı olma şansı zayıftı. İsyana sadakatli olmaları ve alanda başarı göstermeleri; Neoliberal ekonomi politiğin sosyal düzende yarattığı yıkımları ve kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklı sınıfsal çelişkileri anlam dünyalarında alternatif bir sistem modeli yaratmalarına yetmemişti.

Diğer taraftan ise manifestoları ve ‘peygamberleri’ gereksiz bulan Antoni Negri ve Michael Hardt, ‘’Duyuru’’[6]isimli kitaplarında, üstte okuduklarımızın aksine, bu yatay hareketlerin başlangıç aşamasında bile ‘bir kurucu sürece temel oluşturabilecek bir dizi anayasal ilke tedarik ediyor’ diyerek, meselenin başka türlü de okunacağını söylüyorlar.

Hiyerarşi olmadan karar verme ve kolektif katılımı mümkün kılan bu yapıların gelecek tasarımında alacakları yerini bugünden önemsiyorlar. Bu sava göre günümüz insanı yatay ilişki ağı içerisinde, geçmişin aksine daha özgür bir örgütlenme ile oyun kurucu olabilecektir.

Bu görüşün maddi temelleri Hakyolu (Ehli Haq) Aleviliğinde mevcut aslında. Mesela Mazdekiler, Babekiler, Karmatiler gibi ‘şark komünistleri’ tam da bu dünya görüşüne sahiptiler. Ne şah var, ne tac, ne de klasik anlamda devlet. Ortakçı bir yaşamın yol haritası, yaratılan devrimi ayakta tutmaya yetiyordu. Bu komünal yaşam sisteminin bir de varacağı ütopyası vardı; Rıza Şehri.

Alevi yol erkânına göre ‘yol cümleden uludur’, çünkü sözden çok eylem başat kılınmıştır. Ancak sözün önemi de hiç bir zaman ötelenmemiştir. Onlara gökten ne vahi inmiş ne de peygamber gönderilmiştir. Saz, ‘telli kurandır’ ki daha çok söze eşlik edilmiştir. Tüm yaşam kolektif örgütlenmiş, ilişkiler yatay kurulmuş ve hiyerarşi[7]ortadan kaldırılmıştır. Hallacı Mansur’un ve Nesimi’nin ‘Enel Hak’ (Tanrı benim / Tanrı insandadır) itirazı, varlıkta birliğin en popüler mottolarıdır.

Dersim’de Meşru Direnişin Bir Örneği Olarak; Demenan Aşireti

İnsanların ve toplulukların çeşitli isyan ve direniş biçimleri vardır. Bu ‘biçimler’ toplumsal, siyasal ve jeopolitik şartlara göre farklılık gösterir. Yüksek dağlara sahip olanlar ile engebesiz arazilerde yaşayan insanların direniş biçimleri, coğrafi avantaj ve dezavantajlara göre şekillenir. Kentleşmeye kadar topografyanın isyan ve direniş pratiklerindeki özgül ağırlığı bir hayli kıymetli olmuştur.

Osmanlı bakiyesi üzerine ulus devlet kuran Jön Türkler, devletleşme sürecini tamamladıktan sonra, ‘’Türk’’ etnisitesi dışındakileri köle[8]olarak görmeye başlamışlardı. Kurtuluş Savaşında yan yana savaştıkları halkların, kendilerini, yeni kimliğe yani Türklüğe tahvil etmesi isteniyordu. Bu siyasetten kaynaklı başta Kürtler olmak üzere diğer etnik gruplarda rahatsızlıklar baş göstermişti. Kemalistlerin, ‘muasır medeniyet seviyesi’ olarak kodladıkları bu asimilasyoncu yaklaşım, Kürtler dışındaki kimlikleri büyük oranda elimine edecekti.

Kurulduğu günden beri çalkantılı bir siyasal iklime sahip olan Türkiye’nin normalleşmemesinin bir nedeni de bu tekçi yapıda ısrar etmesidir. Yaklaşık her 10 yılda bir yaşadığı-yaşatıldığı toplumsal çalkantıları bu optikten görmek hiç de yanlış olmaz. Bu bağlam üzerine Türkiye’de yaşanan çok sayıda direniş örneği verilebilir.

24 temmuz 1923’te İsviçre’nin Lozan kentinde kuruluş senedini alan Türkiye Cumhuriyeti, birlikte ‘kazandığı’ toprakların yönetimini tek bir etnik grubun (Türklerin) ve o gruba dayattığı bir sistem (Kemalist ideoloji) yönetimine tahvil edince sık sık kırılmalar yaşadı. İlk direnişi ulusal ve kültürel hakları inkar edilen Kürtler[9]verdi.

Kürtler 1921 Koçgiri Halk Hareketi, 1925 Şeyh Said Başkaldırısı, 1926 Kocan (Çemişgezek) Direnişi, 1926-30 Ağrı Dağı Direnişleri, 1930 Zilan Katliamı ve 1930 Pülümür Direnişinden sonra sessizliğe gömülecek, bu sessizlik 1935 Tunceli Kanununa kadar sürecekti.

Dersim, Osmanlı İmparatorluğundan, Türkiye Cumhuriyetine kadar merkezi otoriteye boyun eğmeyen tek otonom merkez olarak kalmıştı. Devletin hazırladığı layihalardan birinde 40 bin Alevi’yi katleden Yavuz Sultan Selim kast edilerek ‘’Eğer Yavuz’un kılıcı Dersim dağlarının içine girmiş olsaydı Dersim bugün bu minvalde olmazdı’’ denilerek hedef gösterilmişti. Çünkü bir çok sefer gibi, o dönem Trabzon valisi olan Yavuz’un seferi de başarılı olamamıştı. Osmanlı devlet adamlarının atfedilen şu ünlü söz o  ‘sel seferleri’ sürecinde söylenmiş olmalı; ‘’Dersim’e sefer, olur zafer olmaz.’’ Doğruydu zafer olunamıyordu. Çünkü her seferinde çok güçlü bir direnişle karşılaşıyorlardı. Nihayetine Dersim’e ‘girememenin’ öfkesini biriktiren Osmanlı bakiyesi Türkiye Cumhuriyeti, ulus devlet paradigmasına direnç gösteren Dersim’i ‘tedip ve tenkil’ etmek için 1935 yılında, ile özel, 2885 sayılı ‘’Tunceli Kanunu’’ çıkarmış,[10]askeri hazırlıklarını tamamladıktan sonra, 1937 yılında başlayıp, 1938’de pik yapacağı ve dünyada eşi benzeri az bulunan bir soykırıma imza atmıştı.

Dersimliler, devletin bu son hazırlığının diğer ‘sel seferlerine’ benzemediğini, bu kez çok daha organize ve güçlü geldiklerini görmüş, yaptıkları toplantılarda çoğunlukla, hükümetle (Dersimliler, devlete hokımet-hükümet diyordu) anlaşma yolu aramıştı. Ama karşılarına çıkan ittihatçı aktörler, hile ve aldatmalarla dolu bir müzakere sonucunda çoğu Dersim aşiretini ‘oyuna’ getirmişti.

Sözlü kültür geleneğinin başat olduğu bu sosyal iklimde, verilen söze hürmet edilir, gereği en müşkül durumlarda bile yerine getirilirdi. Ama öyle olmadı. Sözün itibarının da itimadının da kıymetsiz olacağı bir çağın kapısının aralandığını canlarıyla tecrübe edeceklerdi. Oysa Kocanlı (Qocan)İdare İbrahim 1925’lerde, ‘Osmanlının bulanık çeşmesinden su içilmez’ diyerek, yapılan ve yapılacak olan hilelere işaret etmişti. Bu hile ve yalanlardan nasibini alanlardan biri de Dersimin namlı lideri Seyid Rıza olmuştu ki son sözleri de buna delildir. Asılmadan kısa bir süre önce Mustafa Kemal’in yüzüne karşı ‘’Senin yalan ve hilelerinle baş edemedim bu bana dert oldu, ben de senin önünde diz çökmedim bu da sana dert olsun’’ diyecek, kendisine dayatılan tahakkümü darağacına yürüyerek cevaplayacaktı.

Dersim’de, Alişêr ve Zarife gibi Koçgiri direniş önderlerinin katledilmesi, Seyid Rıza’nın hile ile yakalanıp, bir çok önemli diğer liderlerle birlikte asılması, kırılmalara yol açmıştı. Devletten yana tavır alanlar ile tarafsız kaldığını beyan edenler silahlarını götürüp teslim etmişti. Ama Demenan ve Haydaran aşiretleri ‘Osmanlının bulanık çeşmesinden su içilmeyeceği’ tecrübesiyle silahlarını teslim etmeyecek ve Munzur Dağlarını direniş mevziisi haline getirecekti.

Devletin kendilerini topraklarından söküp atacağını komşu aşiretlerin başına gelenlerden ve daha öncesinde de birlikte yaşadıkları Ermenilerin başına gelenlerden deneyimlemişlerdi. Bu Doğu Dersim aşiretleri, Rus işgalime karşı yurtlarını savunmuş ve devletten madalya da almışlardı. Bu kez de ellerinden madalya aldıkları ordu komutanlarına karşı topraklarını korumak için savaşıyorlardı.

Dersim 1938 yılında bir insan mezbelesine dönmüşken ‘düşman’ ile işbirliği yapan veya seyirci kalan aşiretler vardı. Munzur Çayının kan kızıl aktığını görüp ‘bize bir şey olmaz’ diye direnişe destek vermeyenler, direniş odaklarının kırılmasından sonra, çoğunlukla aynı akıbete uğrayacaktı.

Dersimli halk ozanı Weliyê Wuşenê Yîmamî, Demenanlıların topluca katledildiği Laç Deresi katliamı için yaktığı ‘’Hawa Derê Laçi” ağıtında, milisliğe soyunan veya ‘tarafsız’ kalan aşiretlere ‘’Ordu işimizi bitirince yarın sıra size gelecek – sizin haliniz tıpkı Ermenilerinki gibi olacak’’ diyerek, avazıyla tarihe not düşmüştü.

Demenanlılar ve Haydaranlılar bütün yiğitliklerine rağmen, yaşam alanlarını koruyamamış, büyük ordulara karşı direnmiş ve tanıkların anlattıklarına göre kahramanca ölmüşlerdi. Ozan Weliyê Wuşenê Yîmamî’nin dizlerinde, Demenanlı savaşçı İvısê Sey Kali, Laç Deresi mevzilerinden, etrafını saran asker komutanına seslenip şöyle diyecekti: “Zalim, sen üç tabur asker sürmüşsün üzerimize – Allah’ın izniyle bu kez ordunla dövüşeceğim – “Zalim to hire tawur esker onto ma serde – Haq ke dest bıdo nafae ordiye tode danopêro – Allah da bilir ki biz savaşıp, yedi ceddimizin öcünü aldık, bu dağlarda ölmek, hem keyiftir, hem de saltanattır bize – Haq zono ma dapêro, hefê xuyo hawt bedelu gureto, na kora mare merdene, hem kefo, hem saltanato.’’[11]

Derisi Yüzülen Seyyid Nesimi ve Pir Mazlum Doğan’ın Direnişi

Kişisel veya toplumsal hak arama ve bu hakları elde etmek için insan bedeninin bir direniş enstrümanı olarak kullanılması oldukça sarsıcı. Hz. Hüseyin’in, Yezid’e karşı başlattığı ve ‘’Hüseyni duruş’’ olarak kavramlaşan Kerbela direnişi ve katliamı tarihin en trajik vakalarından biri. Fırat Nehri kıyısında susuzluk ile sınanan Ehl-i Beytin gösterdiği iradi duruş, mazlumların ve direnenlerin tarihinde gurur verici bir hatırat olarak iz baraktı.

Alevilikte direniş kültürü Mazdeklerden, Karmatilere, Şeyh Bedreddin’den Pir Sultan’a bağlanan bir yol izlenir. Bu serüvenli yolculuk ‘’Yol bir, sürek bin bir’’ mottosuyla ifade bulur. Bu bin bir sürek içinde Kerbela Katliamı, Dersim Soykırımı, Sivas Madımak aydın kırımı ve Gazi Katliamı gibi insan ve değer kırımlar örnek verilebilir.

Alevi (ve Şia) tarihinin en ünlü direnişçileri hiç kuşkusuz İsmaililer’in Alamut Kalesi’nde yetiştirdiği propagandacı ve ihtilalci dâîlerdir. Hasan Sabbah ile anılan bu ‘dava’ insanları, muktedirlere karşı cesaretle savaşmalarıyla nam salmışlardı. Felsefi birikimini Mazdek geleneğinin Nizârî İsmaili kolundan alan Alamut’un suikastçı (Assassian) fedaileri, haksızın karşısında hakkın tarafında olmayı düstur edinmişlerdi. Bu sosyoloji içinde yetişen dâîlerin, devrimlerini yaşatmak için feda yolculuklarına çıktığı biliniyor. Cenneti bu dünyada yaşamış olmanın gerçeğiyle hareket eden fedailer, ölümü yok oluş olarak görmediklerinden, devr-i daim (cennet de cehennem de bu dünyadadır, insan sadece don değiştirir) inancıyla cesaret biriktirip ihtilal yapıyorlardı. Direniş ve savaş motivasyonlarını ortakçı yaşam felsefesinden almışlardı.

Onlar iddia edildiği gibi ‘yalancı cennet’ vaadi ve ‘haşhaş’ ile domine olan birer ölüm makinesi değildi. Ebû Müslim Horasani gibi gözü pek birer fedai olmalarının olgusal karşılığı vardı. Evreni ve varoluşu esas alan, insan ve Tanrı ilişkisine ontolojik yorum getiren, bu yorumdan Enel Hak’a ulaşan, üretim ve tüketim ilişkilerini ortaklaştıran, hiyerarşik yönetim biçimlerini reddeden bir sosyal düzene; Alevi literatürü ile ifade edersek Rıza Şehri[12]ütopyasına sahiplerdi. Bu ütopik ‘şehrin’ yapısal harcını da bugünden hayatlarına çağırıp; Mazdek’te birikip, Şeyh Bedreddin’de cümleleşen ‘yârin yanağından gayrı her şeyin ortak olduğu’ bir sistemi kurmak istiyorlardı. Aslında çok kere kurmuşlardı da. Karmatilerin 930 yılında Bahreyn’de kurduğu ortakçı devlet bunun en popüler örneği.

Yaşanan başkaldırı, idamlar ve suikastların ideolojik birikiminin Zerdüştî gelenekten ve Mazdekî toplumsallığından alındığına dair çokça bilgi olmasına rağmen çoğunlukla suikastlar ön planda tutulmuştur. Hallac-ı Mansur, Şehabeddin Sühreverdi ve Seyyid Nesimi’nin idamları olmak üzere, çoğu Hakyolu geleneği sürdürücülerinin köklü bir felsefi birikimi olan öğreti içre başkaldırıp direndikleri ya anlatılmaz ya da üstünkörü anlatılır. Ama bu başkaldırı ve direnişin mirası Alevi ‘isyan’ geleneğinin sözlü aktarımında itibarlı bir konum kaplamaktadır hala. Tüm inançkırım politikalarına rağmen ‘gönül kalsın yol kalmasın’ düsturu korunmuştur.

İzleri Manheizm ve Zerdüştlüğe (iyi ve kötü temelli) dayanan Hakyolu (Ehli Hak) inancı ve onun yol sürdürücülerinin, dogmatik inançlar karşısında gösterdiği direniş kültürü, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra ailesinin (Ehl-i Beyt) hak mücadelesine de imge düşürmüştü. Muhammed Peygamberin ailesine, daha çok iktidar paylaşımı (halifelik hakkının gaspı) nedeniyle yapılan zulüm, İslam halifeliğine karşı yürütülen uzun erimli bir savaşın kapılarını da aralamıştı.

‘’Teberdar’’ lakabıyla ünlenen Ebû Müslim Horasani’ye atfedilen mesellerden birinde, Muhammed Peygamber, Ebû Müslim’in rüyasına girip, ailesinin öcünü alması gerektiğini söyler.[13]Bu rüyanın direnişe etkisi bilinmez ama Ebu Müslim, yoksul köylülerden oluşturduğu ve siyah bir sancakla yürüdüğü bu yolda, Emevi Devletinin yıkılışına büyük etki etmiş ve kendi sonunu da getiren Abbasi devletinin kuruluşuna da büyük katkı sağlamıştı.

800’lü yıllarda Abbasi saltanatına 23 yıl direnen ve isyanıyla halifeliğin çöküşünü hızlandıran Hürremi (Xorem) Babek de, Horasani gibi halifeliğe ve onun egemenliğine itiraz etmiş, bu uğurda vahşice katledilmişti.

Babek, Hâlife Mü’tasım emriyle, işkence edilerek öldürülürken “Benim destanım öyle bir destandır ki, ne Babek’le başlamıştır, ne de Babek’le bitecektir. Ama siz özgürlüğün ne olduğunu bilemezsiniz, o benim secdegâhımdır, öldürmekle yok edemezsiniz’’ diyerek başkaldırısını da direnişini de bu son sözlerle ‘onurlandırmıştı’.

Enel Hak geleneğinin günümüz taşıyıcıları olan Hakyolu Aleviliğinin yol erkanını yürüten Baba Mansur Ocağı evlatlarından olan Pir Mazlum Doğan[14]da bu başkaldırı geleneğinin çağdaş versiyonlarından birini 21 Mart 1982’de üç kibrit çöpü ile gerçekleştirmişti.

Hallac-ı Mansur, Sühraverdi, Babek, Nesimi gibi yol erenlerinin, karanlığı aydınlatan ışığı Mazlum şahsında devrimci direniş geleneğinin sınırlarının genişlemesini sağlayacaktı. Çağdaş Kawa olarak bilinen Mazlum Doğan, insan aklının sınırlarını zorlayacak boyutta cereyan eden işkenceler karşısında, ‘isyan ahlakını’ siyasi bir meydan okumaya dönüştürmüş ‘’Berxwedan jiyane – Direnmek yaşamaktır’’ diyerek, yaptığı feda eylemini direnmenin de yaşamak olduğunu söylemişti. Mazlum, kurucu olma vasfının sorumluluğuyla inisiyatif alıp, en zorba koşullarda bile bir çıkış yolunun bulunacağını acı bir sonla tecrübe etmişti.

Kötülüğün sıradanlaştığı[15]Diyarbakır Cezaevi işkencelerine karşı, tutsak devrimcilerin direnç noktalarının kırılmaya başladığı bir ortamda sürece müdahale edip, dayatılan ‘teslimiyete’ itiraz etmişti. Sonrasında ‘’Mazlumlaşmak’’ olarak kavramlaşan bu feda olma hali, Kürt siyasal hinterlandında benzer ‘sıkışmışlıklarda’ kendini güncelleyecekti. Mazlum’un feda direnişinin, yarattığı karanlıktan çıkış umudu, Kürt politikleşmesi için bir direniş sözleşmesi etkisi yaratmıştı. Mazlum Doğan’ın, politik Kürt gençleri şahsında dayatılan Kürt toplumsallaşmasına yönelik saldırıları beden ateşiyle söndürme eyleminin benzeri, 17 Mayıs 1982’de, yine Diyarbakır Cezaevinde ‘dörtler’ olarak bilinen Necmi Öner, Eşref Anyık, Mahmut Zengin, Ferhat Kurtay tarafından yapıldı. Bu iki eylemden sonra, Kürt politik hayatına dayatılan teslimiyet işlevsiz hale gelmişti.

Devrimciler tarih boyunca kamusal bilinci geliştirmek ve halka yapılan zulme karşı sessiz yığınları harekete geçirme mücadelesi vermiş, direniş örgütlemişlerdi. İslam Halifesi emriyle dersi yüzülen Nesimi ‘’Har içinde biten gonca güle minnet eylemem’’ demiş, inandığı ve savunduğu ‘varlıkta birlik’ felsefesinin itirazı olan ‘Enel Hak’ nidasıyla etkisi yüzyıllar boy sürecek bir direniş geleneğinin yapısına harç taşımıştı.

Hallac-ı Mansur’dan Mazlum Doğan’a, zulüm görenlerin direniş fenomeni geçmişten günümüze çok kez tekrarlanmıştır. Yaşamı motive eden hayatta kalma güdüsünün tüm korumacılığına karşın, politikleşmiş iradenin gücü ile gerçekleşen fedailik geleneği, zamanın sayfalarında dünden bugüne balkıyor.

 

ÖZEL AÇIKLAMALAR

Hallac-ı Mansur (Ö.27 Mart 922)

Hallacı Mansur, İran’ın Tur şehrinde doğdu. Zerdüşti bir dedenin torunu olan Hallac’ın babasının Müslüman olduğu rivayet edilir. Asıl adı Hüseyin olan Mansur, Abbasi Halifesi Muktedir Bi’llah’ın zındıklık suçlamalarına dayanarak 922 yılında Bağdat’ta idam edildi. Halife Muktedir Bi’llah’ın emriyle, idamdan önce bin değnek vurulmuş, taşlanmış, (dostu Şıbli gül atmış) el, ayak ve başı kesilmiş, başı Bağdat ve Horasan’da ‘sergilenmiş’, cesedi yakılıp, külleri Dicle’ye serpilmişti. Hallac’ın küller nehre dökünce, suların kabardığı, taşan suların Bağdat’ı basması üzerine hırkasının Dicle’nin üzerine örtüldüğü ve suların dindiği rivayet edilir.

 

Şehabettin Sühraverdi (1154 – 1191)

Zerdüştü bir Kürt alim olan Sühraverdi, Eflatunculuğa dayanan kendi felsefesi olan İşrâkîliği (İşrak; doğu-aydınlık-ışık) yaratmıştır. O da Zerdüştler gibi düalisttir ve döngüye inanır. Müslümanlar bu yüzden onu ret ederler. Selahattin Eyyübi’nin kendisine büyük hürmet ettiği söylenir. Ancak Selahattin’i iktidara taşıyan fakihler, yeni şeyler söyleyen ve Hallac-ı Mansur’dan beslenen bu zatın İslam akidesine ters şeyler söylediği gerekçesiyle, Selahattin’in vali olan oğlu al Malik al Zahir’i ona karşı kışkırtır ve öldürtürler. Ölüm şekli tam olarak bilinmiyor

 

Seyyid Nesimi (1369 – 1417)

Asıl adı Ali İmameddin olan ve ‘’Nesimi’’ mahlasını Hurufiliğin kurucusu Fazlullah’tan alan şair, Hallac-ı Mansur’un ‘’Enel Hak’’ izleğini sürdürüp, ‘Tanrı’nın insan yüzünde tecelli ettiğini’ söyledi. 

‘’Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam 

Cevher-i lâmekân benim kevn ü mekâna sığmazam 

Kevn ü mekândır âyetim zâta gider bidâyetim 

Sen bu nişân ile beni bil ki nişâne sığmazam’’

(İki cihan -dünya ve ahiret- benim içime sığar, ancak ben bu dünyaya sığmam

Mekansızlık cevheri bende, ben bu aleme sığmam 

Bütün varlıklar ve mekan benim delilimdir 

Başlangıcım varlık sahibi olan Zat’la başlar 

Sen beni bu işaretle tanı, ama bil ki ben bu işarete de sığmam.)

Yaşadığı Halep’te, ulemanın görüşlerini İslam’a aykırı bulmasından dolayı, Mısır Çerkes kölemen hükümdarı Muavyed Şeyh’in onayını ve Emir Yeşbek’in emriyle derisi yüzülerek öldürüldü. Cesedi Halep’te 7 gün boyunca ‘sergilendi’.

 

Şeyh Bedreddin (1359 – 1420) 

Torunu Hafız Halil’in yazdığı Menakıbname’ye göre, Şeyh Bedreddin’in atası Abdülaziz, Dimetoka savaşında hayatını kaybeder. Franz Babinger’e göre II. İzzeddin Keykavus’un kardeşi Abdülaziz’in, Musevi asıllı hanımından olan İsrail adındaki oğlu, Dimetokakalesi Rum Beyi’nin kızı olan Melek Hatun ile evlenir ve bu evlilikten Şeyh Bedreddin doğar.  

Şeyh Bedreddin eğitim çağına gelince Bursa kadısı Koca Mahmud efendiden matematik ve astronomi dersi alır. Konya’da Allame Feyzullah’dan ders aldıktan sonra eğitim için Suriye ve Kahire’ye gider. Kahire’de Hüseyin Ahlati’den de tasavvuf okur. Rivayete göre Ahlati ile tanışınca kitaplarını Nil kıyısında yakıp, Vahded-i Vücud felsefesini savunmaya başlar. Daha sonra Tebriz ve Kazvin’e gidip Batınî öğretiyi içselleştirir. Bedreddin’in bu sürede Hallac-ı Mansur, Sühreverdi Maktul gibi alimlerin fikirlerinden de esinlendiği söylenir.‘’

Ay ve güneş herkesin lambasıdır, hava herkesin havasıdır, su herkesin suyudur. Ekmek neden herkesin ekmeği değildir?’’ diyen Bedreddin, Mazdekî geleneği sürdürür. Yoksul köylüleri, yol erkanı olan dervişlerin etrafında toplayarak Osmanlı İmparatorluğunun yönetim koşullarına ve onun Sünni İslam anlayışına, Börklüce Mustafa ile Karaburun Yarımadasında isyan edince, 18 Aralık 1420’de Serez’de idam edilir.

 

[1]James C. Scott: Tahakküm ve Direniş Sanatları, Ayrıntı Yay.

[2]Kesenofon, Anabasis, Sosyal Yay, Sf.119

[3]Aktaran; Eduardo Galeano, Ateş Anıları, Sel Yay.

[4]Celali İsyanları konusunda en geniş çalışmayı yapan Mustafa Akdağ ‘Kızılbaş Türkmenler kökenli’ yoksulların Osmanlı vergi sisteminin yarattığı yoksulluğa bağlar ki bu ‘isyan’ içinde yer alan Türk-Kürt Kızılbaş (Alevi) tarikat ve ocak pirlerinin önderliğini görmemek olur. Kızılbaş pirlerin Osmanlı İmparatorluğunun can yakıcı vergi sitemi dışında da sorunları vardı. Bunları görmemek meselenin tarihsel bağlamlarını anlamamak olur. Sünni ulemanın Kızılbaşların katlını vacip gören bir Osmanlı devlet sisteminin içinde olmasının, ayaklanmalarla ilişkisini kurmamak bir araştırmacı için büyük eksikliktir. (Mustafa Akdağ: Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası-Celali İsyanları. YKY, 5. Baskı 2019)

[5]Radikal Demokrasi – Kitlenin Biyopolitikası, Halkın Hegemonyası, KÜY Yay. Sf 10-11

[6]Özet; Antoni Negri – Michael Hardt, Duyuru, Ayrıntı Yay.

[7]Hiyerarşi için Muhammed Mustafa (Hz. Muhammed) ve Kırklar Cemi meseline bakılabilir, anonim.

[8]1930 yılında Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkur; ‘Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır’ demiştir.

[9]Kürtler, Lozan Anlaşmasından sonra 1925 Şeyh Said İsyanı ile başlattıkları direnişlerini, Genel Kurmay belgelerine göre 29. İsyan olan PKK başkaldırısına kadar devam etti. Dünya genelindeki nüfusu 40 milyon civarında tahmin edilen Kürtlerin meşru direnişleri sadece Türkiye’de değil benzeri problemler yaşadıkları İran, Irak ve Suriye’de de sürmektedir hala. 

[10]Detaylı bilgi için; İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi Bilim Yöntemi Türkiye’deki Uygulama – 4, İsmail Beşikçi Vakfı Yay.

[11]Hewa Derê Laçi ağıdı kayıdı için Sılo Qız ve çeşitli sanatçıların müzik albümlerine bakılabilir.

[12]Nesimi Aday, Ahlaki-Politik Topluma Doğru; Rıza Şehri ve Aleviler, D. Modernite S. 25)

[13]İrene Melikoff, Ebû Müslim, Elips Kitap

[14]Mazlum Doğan, Baba Mansur Ocağı evlatlarından olduğu için doğal ‘’pir’’ olma vasfına sahiptir. Diyarbakır zindanlarında yaşanan zulmata karşı direnişin ateşini üç kibritle yakmıştı. Yakılan üç dal kibrit, Alevi ritüellerindeki en başat ibadet yapma enstrümanı olan çıra (şerağ) olarak düşünülmüş olmalı. Çıra; üç yağlı bez parçasıyla tutuşturulur. Alevilerdeki üç rakamının kutsiyeti Hurufilere dayanır. Allah, Muhammed, Ali olarak bilinse de kökleri, ‘’üçler’’, ‘’beşler’’, ‘’yediler’’, ‘’kırklar’’ gibi arkaik temellere dayandığı görüşü yaygındır.

[15]Hannah Arendt: Kötülüğün Sıradanlığı, Metis Yay.

Nesimi Aday: Direnişin Tarihsel Kökleri ve Günümüze Yansımaları

Demokratik Modernite Dergisi Sayı: 33, 2020