Bir düş kuramcısı olarak Şair Mehmet Çetin

Şair, yazar, düşyoldaşımız Mehmet Çetin’in kalbi, 9 Kasım 2020’de, İstanbul’da durdu. Onu çok sevdiği mezrası Kurêderşi’de Munzur Dağlarına bakan bir tepenin yamacında, yüzünü asmin çiçeği gibi güneşe çevirip, Ağbaba Ziyaretgahına dönük şekilde sırladık. Devri, zamanın uğraklarında daim olsun diye toprağına şiir kitapları ve meşe palamudu ektik.

Mehmet Çetin, bizcesi ile MÇ, gitmeden önce; ‘’iyi bir hayat yaşadım ben, üzülmeyin’’ demişti. Ama benden geriye ne kalsın diye sorarsanız ‘yazdığım en güzel şiir hayatımdı’ demek isterim. (Ogitto.com)  ‘’..de’’ diyerek hayatına direnç katan mottosunu fısıldamıştı: ‘’biz çıktığımız dağdan inmedik daha.’’

MÇ, bir ütopyacıydı. Bir düşbazdı, düş yoldaşıydı. Hazırlayıcılarından olduğu yapının adını, anadili olan Kırmancki ile fısıldamıştı komünyanın kulağına: Piya. Akabinde süreli çıkan Mevsimlik Hayat Bilgisi Kitabı Ütopiya ve süreli şiir kitabımız Kunduz Düşleri yine bu düşbazlığın izdüşümünü mühürlemişti matbuata.

Mehmet Çetin, düşünü gördüğü komünyanın kurulmasını, tarihsel ütopyacılığa getirilecek güncel müdahalelerle mümkün olacağını düşünüyor ve bu uğurda da gelenekle, yıkıcı ideolojik hesaplaşmanın zaruretine inanıyordu. O, ontolojik alanın verili ideoloji ve kültürü ile baskılanmasına; gelecek tasarımını ötelemeden, bugünden müdahale etmekten kaçınmadı hiç. Yeni bir ontoloji için; ‘’..bugünün ontolojisi bağlamında ütopyacılıkla yıkıcı bir ideolojik hesaplaşmaya gidilmedikçe, söz konusu yoksunluğumuz da sürecek gibi.. zihniyet ya da hissiyatlarımızın da yaşantıda/fiili toplumsallıkta maddileşen ve ideoloji üreten bir yanı var. Kendilerini ‘ideal, mutluluğu mutlak bir altın çağ’ için mücadeleye ayırmışların bugünü devrimcileştirmekte neden atıl kaldıklarını, bir tür dinsel vaatler manzumesine dönüşen gelecek vaadine endekslenmiş ve ertelenmişliklerini, yaptıklarıyla da kendilerini ‘feda’ ettiklerini düşünmeleriyle gelen yıkımın altından neden kalkamadıklarını, kimi söylemleriyle sistemin proseslerinin içine nasıl sıkışıp kaldıklarını ve sistemle böyle bir ideolojik hesaplaşmaya gidememe sonrası verili politik iktidara karşı olmakla devrimciliğin nasıl eşitlendiğini, zihniyet ya da hissiyattaki romantizmin ‘somut pratik’lerde nasıl kekemeleştiğini, son-uçta da insanın kendi düşünün inkarına nasıl yığılıp kaldığını görebilmek, bunun eleştirisini yapabilmek ve eleştiriyi kendinin devrimiyle yürütebilmek için tartışmak..’’

Düş’ü arzu düzeyinde tutan, kendisini onun öznesi haline getirmeyen, tarihsel an’a çağırmayan, güncel faaliyetini ideolojik ve etik bir sınamadan geçirmeyen insanın yenilgisinin kaçınılmaz olduğunu söylüyordu. Bundan kaynaklı da verili hayata karşı ‘hayır hakkını’ an’a çağırmayı değerli buluyor, hayatla içselleştirmenin olanakları için kolektif örgütlenme pratiklerine öncülük ediyordu. MÇ’nin de içinde olduğu Piya Kolektifi, Sanat Hareketi’nin ‘’Her türlü egemenlik ve eşitsizlik ilişkisinin meşruiyetini reddetmek’’ mottosuyla İstanbul, İzmir, Duisburg ve Amsterdam’da Piya Kolektifinin düş yoldaşlarının buluşma, ortak üretim yapma atölyeleri kurarak, verili siyasal ve kültürel hayata müdahale etme teorisi ve pratiği içinde oldu. Kolektif iki binli yılların başında komün köyü kurmak için mekan arayışına da başlamıştı; verili alana müdahale dayatıyordu kendini.

Mevsimlik Hayat Bilgisi Kitabı Ütopiya ve Kunduz Düşleri yayınlarımız bu politik-poetik tutum izleğinde hazırlanıyordu. Yayınlara ürün veren hemen her yazar, dergilerin bir sonraki sayısının hazırlayıcılarından biri olabiliyordu. Dosya konuları hazırlandığında azınlık demokrasisi normları esas alınıyordu. Ece Ayhan’ın ‘’Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler’’ dizesinin derginin kapağına taşınması ve derginin matbaaya ulaşma süreci ‘abiler’e takılmış, erkeğin öğrenme pratiği, kadının müdahalesiyle devam ediyor ve böylece, kültürü üretim sürecindeki konumlanışından, kültürel yaratımları da toplumsal örgütlenmeden ayırmadan, etno-kültür-şiir duyarlılığını pratiğinde eşitleyen bir esas üzerinden konumlandırıyordu kendisini.

Bu süreçte, erkek egemen ilişkilerin tarihsel evrimini tartışmaya açılmış, devletin ve erkeğin kadının toplumsallığına yönelik geliştirdiği tahakkümüne itiraz edilmiş, kolektifin çıkardığı yayınlarda bu yönlü duyarlılığın örgütlenmesi yapılmış, yazın hayatına bu bağlamda müdahale de edilmiştir: ‘’devlet bıyıklarını çeksin hayatımdan’’ mottosu tam da bu süreçte üretilip, miniskül harflerle yazıldı.

Sadece şiir yayıncılığı yapan Piya Kitaplığı ve Kunduz Düşleri Dergisi ‘Şiirde ırksal, ulusal, egemenlikçi, hiyerarşik, tahakkümkar, ve/veya türsel olmayan bir dil’ üzerinden üreten, ‘’yazılan şiirin, hayatta kendisi olduğu ve bu anlamda bu şiiri yazmaya gerek kalmayacak bir gelecek, bir komünya imgesi, özlemi ve düşüyle şiir, evet şiir..’’ poetikasıyla yayın faaliyeti hazırlıyordu.

Piya Kolektifinin şiirden, romana, öyküden, düzyazıya, müzikten, dansa, resimden heykele kadar geniş bir skalada, üstte kısaca değindiğimiz politik-poetik tutum çerçevesinde verili sanat hayatına önemli müdahalelerde bulundu.

MÇ’nin kültürel hayat bilgisi ve..

MÇ’nin kültürel iklimi elbette Sanat Hareketinden Piya Kolektifine bir uğraklar bütünüdür. Piya’da birlikte var olmuş, var etmiş, paylaşmıştık. Ama bir şiir üreticisi olarak onun edebiyat dünyasındaki özgün yerine dair de cümle kurmak ideolojik olduğu kadar, vefa gereğidir de..

MÇ’nin basılı şiir kitapları Rüzgar ve Gül İklimi, Birağızdan, Hatıradır Yak Bu Fotoğrafı, Aşkkıran, Kekemece, Surêdar ve Taşa Hatıra ile Asmin ve Atımı Bağladım İğde Dalına ekinine baktığımızda, bazı kelimeleri hiç yanı başından ayırmadığı görülür. MÇ’nin başucu kelimeleri vardır keza. Kendini daha iyi ifade ettiğini düşündüğü kelimelerin tüm şiir serüveni boyunca onu terk etmediği dikkatli okurun gözünden de kaçmamıştır elbette.

İlk çalışmalarından itibaren anadilini, Türkçenin ses bahçesine serpiştirir. İlk kitaplardan başlayan bu dil ortaklaşması, şairin iki dilli yaşaması, son çalışmalara doğru yoğunluk kazanır ve anadili Kırmancki’de vücut bulur; “Suredar” şairin ilk Kırmancki kitabı / Cd’si olarak (Umut Akar’ın müzikleriyle) yayımlanır. Bu çalışmasında da duru bir ses çeşmesi okurun dikkatini çeker. Hatta Kırmancki şiirlerinin armonisinin de aromasının da daha ‘tatlı’ olduğu söylenebilir. ‘’Piyê mı..’’ şiri bir armoni şenliği olarak şairin sesinden dinlenebilir.

Dil yapıcıdır MÇ. Dil hakimiyeti yüksek olduğundan kaynaklı, dilin olanaklarını ustaca değerlendirir. Anadili Kırmanccayı olduğu gibi, Türkçeyi de ustaca kullanır. Hem şiirlerinde hem de düzyazılarında net olarak görülür bu. Yapısökümcüdür. Bozar ve yeniden yapar. Üstelik bunu başta anadili olmak üzere etkileştiği diğer dillerden ödünç aldığı kelime ve kavramlarla yapar ki okuyucuda tatlı bir ses esintisi bırakır.

Şairin anlam dünyasında başat kıldığı; Hayat, düş, hatıra, kent, kırmanc, aşk, kalbim, iççekiş, ay, mavi, jazz, ağaçlar; kiraz, dişbudak, gülağacı, çiçekler; sümbül, çiğdem, nilüfer, asmin, ferezya ömrünce yazını içinde hayat bulur.

İlk şiirlerinde mahpus, işkence, çığlık, direniş gibi kelimeler öne çıkarken, basılı olan son şiirlerinde mitoloji, tarih, ötekileştirilmiş inançlar ve halklar daha fazla temsil bulur: Ezidi, Süryani, Asuri, Yaresan Ehli Haq Alevileri, Kafirler gibi modernitenin öğütücü çarklarına direnen halklar ve inançlara el verir MÇ.

Rüzgar ve Gül İklimi ile Birağızdan isimli ilk kitaplarında“ölüm”, “zindan”,“kan”, “çığlık”, “döğüşmek”, “barikat” “ülke”,“sürgün”, “türkü” gibi sözcükler bir adım öne çıksa da sonraki çalışmalarında ölüm, ülke ve sürgün’ü yeni bağlamlarda tekrar üretir.

Ama “türkü” kelimesini, doğduğu coğrafyanın anonim söyleyişi bağlamında, kendi anlam dünyasında, şiirine yeniden içerik kılar: klam (halk şarkısı) kadim Kürdî kültürün önemli yapı taşıyıcısı olduğu bilgisini hatırlar şair; “Kürd ili hicaz klamlar çağında” diyerek öze gönderme yapar. Bu yönüyle Öztürkçeci ‘faşizan kafalara’ itiraz eder: “Nüansları geri istiyoruz” diye yazar. Bunu da Ahmet Telli ile birlikte bir tavra dönüştürme çabası ile pekiştirir. (Bkz. Atımı Bağladım İğde Dalına..)

Şair, bazı isim tamlamalarını ve bazı tür ve cins isimleri neredeyse tüm edebiyatına yaymış, kendine ait bir kelime periodiği yaratmıştır. Bunu yaparken aslında kendine ait bir izlek de oluşturmuştur ki bu aynı zamanda okur için bir okuma, anlama kılavuzu da olmuş.

Mehmet Çetin ilk şiirlerinden itibaren iki dilli şiir, öykü ve düzyazı yazar. Türkçe şiirlerinde de ikinci dille ve dillere geçişler sağlar. Onun hemen her şiirinin bir köşesinde, yamacında, uçurumunda ‘’Kırmanc’’a rastlar okur:

‘’yaklaşın daha, tanıyacaksınız kentinizden /

orada unuttuğunuz bir yaralı kırmanc kalbimdi’’ diyerek hatırlatır kendini. (Bkz. Hatıradır Yak BU Fotoğrafı..)

Derken yavaş yavaş bu misafir kimlikten uzaklaşmayı tercih eder. O uzak ülkeden kalan çocukluk günlerine eğilir, orada yaralı ve kekeme duran Usen’i alır, Usenê Qeremani yapar; ‘’ben unuttuktan sonra kim tutar ki babamı’’ (Bkz. Kekemece..) der üzülerek ama unutmaz işte, bir mıh gibi tutar aklında.

Yaralı coğrafya, Kırmanc ve..

Kırmanc ile etnik kökenine çokça vurgu yapar; orası şairin ‘yaralı hayvanı’ olmalı; ‘’tek çocuğum kalbimdi kötü ettik efendim’’ derken mahzundur hayat karşısında. (Bkz. Hatıradır..)

İlk gurbetini yazarken, başka dillerle tanışmasının hayretine değinir. Şaşkındır hatta, ‘’çocuk, diller arasına unutulmuş çığlık ki kekeme kaldı’’ der ve mana arar: ‘’anlamaz çocuk: niye bunca dil / rüzgar hangi dili konuşur.’’ Kentli çocukların oyuncaklarında ‘ıslığı kırılan’ MÇ, yine de ‘Ciraniye-Komşuluk’’ kültürüne değer biçer. Ömrünce kolektif yaşamanın diskuruna tutunmayı ahlak edinmesi belki de bu ikrar (îqrarîyê)* verdiği ciraniyê – komşuluk toprağında edinmiştir.

Görüldüğü gibi şairin etno olana yoldaşlığı çocukluğundan kalma izler taşır. Hep sürgün hissetmişkendi, hep sürgün yaşamış; “dersim göçeriyim artık hazırladım denkleri / sürgünü de yurt edinirim üzülürsün bir zaman” derken henüz hapistedir. Çünkü Adana’nın pamuk tarlalarında deneyimlemiştir ilk yurtsuz olmanın ağrısını. Kimler üzüldü onunla birlikte, yaşayan bilir elbette. Ama en çok şairi örselemişolmalı kayıp gül ülkesi: “ülkem nereye” diye sorar: menekşe dağları çünkü kan, çünkü ateşin uzağında kalan küldür sığınmacı, “yurtsuz büyümez sesim” geleceğim der; ve “kül, döner ateşine.” (Bkz. Rüzgar ve Gül İklimi)

Enternasyonal ve o kadar da etno bir şair ve..

Dersim Soykırımından, her nasılsa arta kalan üç beş evin tüten bacasından ‘ocağın’ kıymetine nail olur Mehmet. Kurêderşi mezrasında Munzur’un kan aktığını görmese de işitmiştir görürcesine. Cemal Süreya’nın ‘’tarih öncesi köpekler havlıyordu’’ dediği günlerin tanıklarıyla büyümüştür; ‘yaralı bir hayvan gibi soluması’ bundandır.

Yaralı hayvanca solumak olarak tarif ettiği etnik gerçeğini bir iç sızı olarak dünyaya da haykırır; duyulsun ister. Birağızdan gümüşî sözlerle bağırır ötelere: ‘’halepçe için; insanlık a.. / başını öne eğip susan insanlık,’’ (Bkz. Birağızdan..) diye dize kuran şair, Nil’den Fırat’a emperyalist işgalleri içerik kılarken; 1880 yılında cereyan eden Şeyh Ubeydullah Nehri Direnişine atıfta bulunarak ‘’ubeydullah nehri / fırat munzur ak git kardeş’’ dizeleri kurar ve ‘’birağızdan hoybun.. intifada.. birağızdan’’ haykırışıyla Kürdistan ve Filistin’i direniş kardeşliğinde buluşturur. Burada ‘’hoybun’’a açıklık getirmek gerekebilir; çünkü şair, ‘’hoybun’u’’ kendi olmak – yeniden doğmak-direnmek anlamında kullandığı gibi, 1927 yılında Lübnan’da kurulan, Ermeni destekli Kürt örgütü Hoybun’un tarihsel misyonuna dikkat çeker.

MÇ’nin etno ve enternasyonal duyarlılığı sadece Ortadoğu ile sınırlı değildir elbet: ‘’dağılan ve eskitilen o eski sovyetler gibi yıkılan heykeldim’’der yarım kalan düş için iç çekerken.

Onun iç sızısı; kâh Zahire’de, kâh Nil kıyısında duyulur. ‘Nazi işgali altındaki Ukrayna’da (Hatıradır..) ve ‘Lorca’nın acılarına yetmeyen kalbini’ gömer grizudan çöken dağların altına. Başkalarının acısına bakmayı, görmeyi ikrar edinmiştir; bazen çölün yanık düşbazı bedevi iken, bazen de ‘Londra’da, kibritçi kızların grevindedir’ (birağızdan..) ve hiç yabancılamadan çe’nin kırlangıcı oluverir; çünkü en çok da Che’ye yakışır MÇ.

Sadece sanat ve edebiyatla alan daraltmaz; yola düşerken siyaset ile yürümüştür keza. Hayatın şiirleştiği ve şiire ihtiyacın kalmadığı bir düşe uyanmak ister. O dünya için de hamurunu devrim ile yoğurmuştur İbrahim Kaypakkaya.

Devrimi de direnişi de henüz on yedi yaşında iken düştüğü NATO tedrisatlı işkence hanelerde öğrenmiştir: “..kaybolurum ben / tekin değil bu ülke, adımı niye sormadınız” diye sorar bize. Çünkü ‘’kırküçgündür haber yok benden, aranıyorum, ‘’ölmüşsem sorulsun adıma: kendimi sekizinci katın havaboşluğundan aşağıya attım yeni’’, ‘’ben kürdüm diye ölüyorum düşüm için ölecekken’’ der, yanık orman sesiyle. Ve ‘yaşamak bir şey iken şey’leşiyordu sayemizde.’ (Bkz. Aşkkıran..)

Besso na goni bıqendo na goni ve..

En çok da kanın susmasını ister; ‘’besso na goni bıqendo na goni bıqendo’’ diye haykırır savaş ve ölüm tacirlerine.

Kanı susturun: ‘..vatan diye kanlı tapınaklarda yaşayanlara’ seslenir; ‘’ganimet değil ki vicdanımız / yaktığınız orman sizi de yakar yeter deyin / kendinizi asacak dal bile kalmaz dinleyin.’’ (Bkz. Hatıradır..)

1993-94 yıllarında başta Dersim olmak üzere Kürt illerinde yaklaşık dört bin köy yakılmıştı; onun için MÇ’nin hemen tüm kitaplarında yakılan ormanın sızısı hissedilir. Dersimlilerin ikinci 38 dediği o yılların, şairi derinden sarstığı anlaşılıyor: dağlara düşmüş ‘’pepugê usari’’ misali bahara döker acısını: ‘’bağışlayın gözlerimdeki kırmancı’’ diyerek, affını diler kardeş bildiği geyiklerden ve..

Şair, ‘dağlarından bıçaklanan halklara’, duyduğu, gördüğü ölçüde bigane kalmaz. Dalı incinen her ağacın sancısı MÇ’nin ormanını efkarda bırakmıştır. Yazarken nefes darlığı çekmesi ondandır. Çoğu şirinde bir ‘iççekişe’ rastlarsınız: ‘’karabağ mı sanki- kırmanc olmak gibi / ayaklanış azalış gibi: katliam içinde.’’

Tam da şu günlerde, Azerbaycan-Ermenistan savaşı ve yarası tekrardan kanatılan Karabağ’a imla düşürür 1995 yılında.

İran’ın molla rejimi altına sesini duyurmanın sıkıntısını yaşayan Tebriz’li ‘kak salahı’ da duyar. Tüm yoksayılmışların, ötelenmişlerin ağrısıyla daralan kalbi, Zagrosların öte yüzünde çalınan santuru da duyar ve onca kalp ağrısına isyan edip bir gitar teli gibi kopmak ister: ‘’kop ve daha kop’’, ‘’öksür onu tükür dünyaya’’ der, öfkeyle.  (Bkz. Aşkkıran..)

Canınız cehennemime ve..

Mehmet Çetin’in Dersim, Bursa, İstanbul ve Amsterdam konaklamalarını saymazsak hep seyyar ve seyyahtır. Mülksüz ve yurtsuz bir insan olarak hiçliğe öteler kendisini. Ama sonsuzluğa gözlerini yumduğu İstanbul onun ‘karabüyüsüdür’ hep. Bir bumerang gibi döndüğü bu şehre öfkelidir de. ‘’Aşkkıran’’ kitabında, ‘’Birağızdan’’ kitabındaki şiirlerin bağlamında olmasa da bu öfkesi gürünürdür. Çok sıkılmıştır. Arkadaşlarından, aşklardan ve en önemlisi de devletten ve onun aygıtlarından sıdkını sıyırdığı yıllardır. Derin bir yaranın ağzı olarak betimler dünyayı. Çünkü ‘kâbus olup sızıyor rüyasına devlet.’

Ve hiddeti gittikçe artar bu dar ve dargın zamanda; ‘canınız cehennemime’ diyerek, Beyoğlu’ndan, İstiklal Caddesinden ve ‘barkuşlarından’ ötelenmek ister: ‘’yaşamak bir şeydi ve şey’leşti sayenizde’’ diyerek gizlemez öfkesini. Hatta kolektif şizofreniye imge düşürür: ‘’kolektif schizo-phrenia’ya çağrı’’ yapar. Çünkü ‘kadınları mutsuz olmuştur çiçekli balkonların.’**

İki bin yılında ‘’Kekemece’’ ismiyle kitaplaştırdığı şiirlerinde durulur bir miktar. Hatta ıssızlığını imler okura: ‘’burası kekêmeçe ıssızlığı / kurêderşi, dokuzyüzellibeş.’’ Geldiği uğrakta ‘dağın yenilgisiyle yorulan geyiklerin ağu içinde su içmeye inişlerini’ iliştirir dizelerine ve artık ‘mülteci olmuştur geçip mülkiyet sınırını.’

Ve: ‘’ne zürriyet için yaşadın, diyor/ ne de mülkiyet için, kendince.’’(Bkz. Taşa Hatıra..)

Ciranîye ülkesi, îqrar ve..

Bir çoğumuzun Mehmet Çetin’in şiirlerine ve düzyazılarına gömülü Aleviliği görememişolması olası. En eski yurdu olarak gördüğü Horasan, onun enternasyonal pratiğinin önüne geçmez. Hatta daha fazla kıymet verdiği söylenebilir: “Dewreslerin hatırasına..” itafla başladığı şu cümle/dize: ‘’Alır bizi yanıkmeşe kederinden turnaların gülbang tuttuğu bir genişzaman göğüne götürür”, hatta bir Alevi ritüeli olan dara durmayı  “..gidip durmuşum gözlerinin darına” dizesiyle aşkına içkin kılar. (Bkz. Atımı Bağladım İğde Dalına..)

Alevilerde ‘dara durmak’, ‘özünü dara çekmek’ eşitlikçi toplumun temel mottosu olarak tarif edilir. Dara duran ‘can’ kendini tüm bagajlarından azade kılıp, pirin ve ona destur veren cemaatin insafına sunar. Yaptığı hatalar için affını ve helallik ister. Hatırlatalım ki pir de cem’i yürütmeden önce canlardan rızalık alır. Şayet rıza gösterilmemişse, pir de dara çekilebilir. İşte M. Çetin’in bir nefeste okuyup geçtiğimiz ‘gözlerinin darına durma’ dizesi, böyle bir derin arkaplan taşımaktadır.

Basılı son şiir kitabı olan ‘’Taşa Hatıra’’da Aleviliğn tarihsel uğraklarına dair kavramlar (ikrar gibi) ve Dersim Aleviliğinin başat miti olan Hızır (Xızır) da görünür olmaya başlar. Şairin, şiir ve düzyazılarına giren bu öğeler; geleneksel anlamda inanç ve onun dogma ritüellerini içermez. Zaten Aleviliği de bir din olarak görmediğini çok kez ifade etmişti. Doğa ve onun yaratıcı ediminden milyonlarca yılda süzülüp gelen yaşam deneyimlerinin halkta inanç olarak karşılık bulması ile MÇ’nin yapısökümcü yaklaşımı kuşkusuz aynı değildir. Ama sır fısıldarcasına ‘son gizli tarikatın orada saklı olduğunu’ da söylemekten alıkoymaz kendini.

Kırmancca yazdığı Surêdar kitabının ilk şiiri “sıftiya xızıri” olur. Kitabın en kıymetli yerine; kapısına, yani eşiğinden geçirmiş Hızır’ı. Eşik, ev için kıymet arz eder, elbette biliyor şair. “Ciraniye” makalesinde komşuluğun düşlediği komünyaya ne kadar da yakıştığını irdeler. Ehli haq öğretisinde Ciran/Komşu ile kıymetlenen kolektifizmin Kırmanciye Belekê olan Dersim’deki varoluşuna imge düşürür.

Mehmet Çetin bu çalışmasında, Aleviliğin en başat ritüellerinden biri olan teberiği, kutsanan, kutsanmışolan toprağı şiirine içerik kılar. Çünkü çar anasırın (dört element) en kıymetlisidir toprak ve insan toprağa basarak yürümüştür dünyayı: dahası, devri daim olan toprakla hemhal olacaktır. Böylece ekolojik toplum tahayyülü ve tasarımı düşü kuran şair, doğa karşısında kendini de hiçleştirmeyi baştan kabul eder: ‘’eylenme dahi dediydi ebed / heyya dedim, zaman gittim.’’

Gazete Duvar, 25 Kasım 2020