Çocukken ‘‘isim-şehir’’ oyunu oynamışsınızdır. Bu yaşlarda bilgiyi oyunlaştırıp verince çocuğa, daha erken öğreniyorlar. Zira ağaç yaşken eğilirmiş. Zaman büyüklerin hayatına doğru akınca, çocuklar da unutuveriyor oyunları.
Bu zaman akışı ‘normal’ yaşanan hayatlar için böyle. Bir de anormal koşullar var. O durumlarda çocuğun oyununa devlet ve uzamları girer. Bu çocuklardan bazılarının payına yaşından fazla kurşun düştüğü de olur. Ulus devletlerin uykusunu kaçıran ‘ötekiler’in çocukları kendine ait olanı istemeye başlayınca, Uğur Kaymaz gibi ‘devlet dersinde, kara tahtanın altında öldürülürler.’

Çayan Demirel’in ‘‘38’’ isimli belgesel filminde, bir görgü tanığı Dersim Katliamı’nı şöyle anlatıyordu: ‘‘Bu evler kadar ceset yığmışlardı üst üste, bu evler kadar! Sarı saçlı, çıplak bir çocuğu ölü yığınının tepesine dikmişlerdi. Dağ meltemi vurdukça, çocuğun sarı saçları bir o yana bir bu yana dalgalanıyordu.’’
Anlatıcının belleğinde ‘zaman mühürlenmiş’ olmalı. Çocuğun sarı saçlarını unutmamış. Yetmiş yıl sonra hatırlıyor bütün detaylarıyla, Fellini filmlerinden çıkmış gibi greçeküstü.
Cemal Süreya yaşadığı sürgünü ‘‘Bir yük vagonunda açtım gözlerimi / Bizi bir kamyona doldurdular / Tüfekli iki erin nezaretinde. / Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. / Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. / Tarih öncesi köpekler havlıyordu’’ dizesiyle anlatmıştı.
İsmet İnönü’nün torunu, Vekil Gülsün Bilgehan ‘‘Sürgünlerden söz ediliyor. O sürgünlerde çok iyi yetişmiş genç kızlar da var. Belki o bölgede, ortaçağ şartlarında kalsalardı o aileleri kuramayacaklardı” diyor.
Cevabı ‘‘İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları’’ belgeselinin yapımcısı Kazım Gündoğan veriyor: ‘‘Samsun’daki Medine Teyze’nin kızı ‘O kadın gelsin annemi tanısın da medeniyetin sonuçlarını görsün. Annemin yaşadıklarını bir dinlesin ondan sonra konuşsun. Eğer biraz kadın vicdanı varsa, bir daha böyle konuşmaz.’’’
Amerikalılar, Kızılderilileri toplama kamplarına doldurup onları ‘medenileştirmek’ için eğitime tabi tutmuşlardı. Beyaz Adamlar bu asimilasyon süreçlerinde, yerliler için “boarding school” denen yatılı okullar ve kolejler kurmuşlardı. ‘Kızılderili öldürme, okula kaydet’ şiarıyla hareket eden bu asimilasyon okullarında çoğunlukla gönüllü eğitmenler çalışıyordu. Fakir Kızılderili çocuklar ‘iyi bir eğitim amacıyla!’ sömürge tezgâhlarından geçiriliyordu.
Gönüllü eğitmenlerinden biri de “Tom Amca’nın Kulübesi” kitabıyla ünlenen, devrimci ve yenilikçi yazar olarak tanınan Harriett Beecher Stowe’du. Okulların en tanınmışı da 1879’da Pensilvanya’da açılan Carlisle Kızılderili Okulu’ydu. Tarihin cilvesine bakın ki dünyanın çeşitli yerlerinde ve Kürdistan’da da misyoner okulları açan Fetullah Gülen de Pensilvanya’da oturuyor.
Kızılderili erkek ve kız çocukları bu yatılı okullarda tam bir dönüşüme tabi tutulmuş, çekilen fotoğraflarda çocukların okul öncesi ve sonrası nasıl göründüğü belgelenmişti. Geleneksel giyim ve saç biçimleriyle, okullarda dayatılan Victoria stili arasında dramatik bir fark oluşuyordu. Yerlilere, yatılı okul eğitimi ile çocuklarının “uygarlaştırılacağını” söylüyorlardı. Çocukların isimlerini de kral ve kraliçe isimleriyle değiştirmişlerdi.
Yöntem tanıdık geliyor değil mi?
***
Bu coğrafyada sık sık yürürlüğe konan toplum mühendisliği planlarının içeriği benzeri uygulamalarla dolu. Dersim’de kelimenin tam anlamıyla ‘isim-şehir’ oyunu oynanmıştı. Dersim isminin Tunçeli’ye dönüşmesinin ardından coğrafi yer isimlerinin de değiştirilmesiyle başlayan süreç, çocuklara verilen Kemal ve İsmet isimleriyle doruğa ulaşmıştı. Kürt illerinde açılan yatılı okullar aracılığıyla asimilasyon hızlandırılmış, misyoner eğitmen Sıdıka Avar’ın kız çocuklarını Victoria stili mantığıyla giydirmesi ve gelişimlerini belgeleyip merkeze göndermesi de dikkate değerdir.
Mustafa Kemal, misyoner öğretmeni Sıdıka Avar’a ‘Misyonerlik faaliyetine anneden başlamak gerektiğini ve bir toplumun aile yoluyla, bilhassa kadın yoluyla kazanılacağını’ öğütlemiş. Sıdıka Avar, Kızılderili ve Aborjin çocuklara yapılan etnik temizliğin bir benzerini ‘iyi niyetle’, Dersim’de hayata geçirmiş.
Kızılderililer için öngörülen ‘medenileştirme’ programının bir benzeri de İngilizler tarafından, Avusturalya yerlilerine uygulanmış, emperyal kontrol amaçlı bu girişimler insanlık tarihinde derin yaralar açmıştı.
Avusturalya’da, Beyaz Adamların yayılmacı tutumuna karşın yaşam alanlarını korumaya çalışan ‘yerliler’in acı çekmesini önemsiz bulan The Queenslander gazetesi başyazarı 4 Eylül 1880 tarihli yazısında şöyle diyor: “Biz bu siyah insanları korkutarak yıldırmalıyız ve bu insanlara yeni ev sahiplerine karşı direnmenin faydasız olduğunu öğretmeliyiz.”
Dersim dağlarına atılan bildirilerde ‘‘Dediklerimizi yapmazsanız cumhuriyetin kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz’’ deniliyordu. Aynı günlerde Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi, “Senelerden beri adına Dersim denilen mesele tarihin ummanına katılmış ve ebediyen ölmüştür’’ diyecektir.
Ama ataları hakkında dehşet dolu cümleler sarf eden bu gazete, yıllarca Dersimli gençlerin parka ceplerinde gururla taşındı! İsmail Beşikçi’nin dediği gibi: ‘‘Kerbela’da öldürülen 72 kişinin yasını tutuyorlar da Dersim’de öldürülen 70 bin kişinin yasını tutmuyorlar!’’
R. Tayyip Erdoğan, Almanya’daki Türklerinin durumu için “Asimilasyon bir insanlık suçudur, kimse Türkleri asimile edemez” demişti. Ne kadar doğru sözler. Ama bu memlekette halen bazı çocuklar gittikleri okullarda varlıklarını bir başkasının varlığına armağan ediyorlar.
Türk siyasi tarihi kadar ironik bir başka tarih yazılmış mıdır acaba?!
Dersim Gazetesi, Mart 2012