Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin kumanda ettiği Hendek Savaşı, haklı olarak İslam aleminin belleğinde güncelliğini koruyor. Salman-i Farisî’nin o müthiş stratejisi övgüyü hak ediyor. Ama İslam aleminin çoğunluğu Kürtlerin, 1389 yıl sonra kendilerini korumak için açtıkları hendeklerin başında vahşice öldürülmelerine, camilerinin bombalanmasına ses çıkarmıyor. Aksine Diyanet’ten destek fetvaları alıp, dini siyasete alet ediyorlar. Buna karşı ‘sivil cuma eylemleri’ yapan halkı da terör destekçiliğiyle suçluyorlar

1925’te Şark Islahat Planı’yla baskılanan Kürt hak ve özgürlüklerinin bugünkü kavramsal karşılığı ‘’Çökertme’’ ve “Terörle Mücadele Eylem Planı” olmuştur. Siyasal alanı, ekonomik alana tahvil etmekle yetinen Davutoğlu, yaşamsal pratiklerle pek bir bağlamı olmayan ve bol temenni içeren programlar açıklıyor. Başta Cizre ve Sur olmak üzere bir çok il ve ilçe merkezinde, halkın ‘özyönetim’ isteği, devletin katliam boyutuna varan şiddetine maruz kalıyor. Yani devlet, hikayesine, kaldığı yerden devam ediyor.

 

 

Geçmişten Günümüze Devletin Değişmeyen Kürt Algısı 

ŞARK ISLAHAT PLANI YÜRÜRLÜKTE

Nesimi ADAY

Hendek Savaşı hiç kuşkusuz, İslam tarihinin önemli aşamalarından biri olarak kabul görür, Salman-i Farisî’nin o müthiş stratejisine övgüler dizilir. Medine’de 27 gün süren bu direnme, haklı olarak İslam aleminin belleğinde güncellenip durur hâlâ. Ama İslam alemi; çoğunluğu Hz. Muhammed’in takipçisi olan Kürtlerin, 1389 yıl sonra kendilerini korumak için açtıkları hendeklerin başında vahşice öldürülmelerine, camilerinin bombalanmasına ses çıkarmıyor. Aksine Türkiye’nin en büyük İslam kuruluşu olan Diyanet, haklı haksız bir yana, dinen caiz görülmeyen bir davranış sergileyip, güçlünün tarafında konumlanıyor. Dinayet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, devlet güçlerinin ölüye bile saygı göstermeyen vahşetini onaylayan açıklamalar yapmaktan geri durmuyor.

Diyanet başkanının, devletin sivil vatandaşlara uyguladığı ‘orantısız gücü’ eleştiremediği günlerde, devletin tanklarla dövdüğü Sur’da adeta İsrafil’in sûr’u çalınmış; tarihi camiler ve kiliseler harabeya dönmüş, parçalanmış insan cesetleri Dicle nehrine dökülmüştü.

Kuran-ı Kerim ‘‘Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın isminin anılmasından men eden ve onların harap olmalarına çalışan kimselerden daha zâlim kim olabilir!’’ diyor ya ‘‘Bakara, makara’’ kültürüyle Müslümanlık yapanları ırgalamıyor bu ayet.

Ama artık devletin din üzerindeki tahakkümüne boyun eğilmiyor. Cizre Şeyh Said Camii İmamı, zalime karşı mazlumun tarihsel duruşuna dikkat çeken bir hutbe vermiş, hâkiki bir din adamının vicdanıyla haykırmıştı: Devlet camiye saldırıyor. Çocuklar hendek kazıyor, peki caminin suçu ne? Hendek kazmak sünnet değil, farzdır. Bize diyorlar ki ‘eğer siz Fars iseniz kabul, Arap iseniz kabul, Türk iseniz yine kabul, ama Kürt iseniz bu olmaz’. Köpeklerin, yük taşıyan katırların bir kimliği var, ancak bizim yok. Derin dondurucularda cenazeler dururken hala neyi düşünüyorsunuz? Elbette sabırla, elbette selametle, elbette hukukla ve gerektiği yerde zalimle ne şekilde mücadele veriliyorsa o zalimin karşısında elbette hendekler kazılacak, elbette mücadele edilecektir.’’ (Aralık 2015, basından)

 

Siyasal alanı, ekonomik alana tahvil etmek

Kürdistan’da yürütülen savaşın en yoğun yaşandığı 1992 yılında, Başbakan Süleyman Demirel “Güneydoğu Paketi”ni kamuoyunun bilgisine sunmuş ve ‘Kürt realitesini tanıyorum’ demişti. Pakette, “Yatırımların hızlandırılarak tamamlanması, özel sektörle işbirliğine gidilerek bölgeye teşviklerin sağlanması, teknoloji yoğunluklu sanayinin tercih edilmesi, işsizliğin çözülmesi ile Şırnak, Batman, Siirt gibi iller ve bağlı ilçelerin acil ihtiyaçlarının süratle giderilmesi” gibi tedbirler düşünülüyordu. (www.bestanuce.com) Sonuç var mı? Yok.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 5 Şubat’ta açıkladığı ve havuz medyasının “şefkat paketi” olarak tanımladığı “Terörle Mücadele Eylem Planı”, devletin kavram dünyasında pek bir şeyin değişmediğini gösteriyor.

Siyasal alanı, ekonomik alana tahvil etmekle yetinen Davutoğlu, yaşamsal pratiklerle pek bir bağlamı olmayan ve bol temenni içeren programında, diğerleri gibi, meselenin siyasal boyutunu terörle tanımlayıp, ekonomik kalkınma düsturuyla şöyle konuşmuştu: ‘’13 yıl içinde ayağa kaldırdığımız bölge ekonomisini daha da güçlendireceğiz. Vatandaşların terörden kayıplarını telafi edeceğiz. İşveren prim borçları hiçbir gecikme zammı gözetmeksizin ertelenecek. Esnaf ve sanatkarların kredileri, çiftçilerin kredileri ertelenecek. 2016 ile 2018 yılları arasında 26,5 milyar Türk lirası yatırım yapacağız’’ diyor. Konuşmanın özetini yazının devamında göreceksiniz.

Başbakan Davutoğlu, 5 Mart’ta ziyaret ettiği Silopi’de de tanklarla, toplarla yerle bir edilen ilçeye huzur getirdiklerini belirtip ‘’Silopi’de büyük bir imar faaliyeti başlayacak. Bu binalarda yaşayan vatandaşlarımız kesinlikle emin olsunlar ki devlet onları aç ve açıkta bırakmaz. Bu çerçevede bütün zarar gören binalar gerekli çalışmalar yapıldıktan sonra, az hasarlıysa yardım yapacağız, vatandaşımız kendisi bu binaları onaracak. Çok hasarlıysa kentsel dönüşüm çerçevesine alacağız. Silopi’yi yeniden inşa edeceğiz,’’ demişti. (NTV, haber)

 

Andımız’ı Kaldıran Erdoğan Neden Değişti?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’nın henüz Başbakanken (2005), Diyarbakır’da yaptığı konuşması ‘Kürt sorunu’nda dönüm noktası olmuştu. Bu konuşmanın akabinde ‘Demokratik Açılım Süreci’, ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ ve ‘Çözüm Süreci’, Türk-Kürt savaşında barış umudu yaratmıştı. PKK lideri Abdullah Öcalan’nın yanı sıra HDP ve Kandil’le yürütülen ve çoğunlukla kamuoyundan gizlenen ‘barış görüşmeleri’ sonucunda ateşkes ilan edilmiş, insan ölümleri önlenmiş, topluma barış ve kardeşlik havası hakim olmuştu. Devlet -kendi Kürdünü yaratmak için de olsa- resmi yayın yapan Kürtçe (Kurmancî-Kirmanckî) bir Tv kanalı açmış (TRT Kurdî), yarım yamalak da olsa özel Kürtçe dil kurslarının açılmasına olanak tanımış, Kürdistan’ın dağına taşına yazılan ‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’, ‘’Önce Vatan’’ gibi yazıları sildirmiş, okullarda asimilasyon enstrümanı olarak kullanılan ‘’Andımız’’ı kaldırmış, Türk etnisite dışındaki çocukların ‘varlıklarını Türklere armağan etmesinin’ travmasına son vermişti.

Yine Başbakan Erdoğan, Dersim Katliamı’na dair arişvlerin açılacağını söylemiş, bir kaç belge açıklamış ve “Eğer devlet adına özür dilenecekse, böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum” demişti. Kuşkusuz bunlar Türk devleti için büyük aşamalardı. Bütün bu olan ve de olması gerekenlerin, on binlerce insanımızı savaşta kaybetmeden once yapılması gerekiyordu ya, neyse…

Hatırlanacağı gibi Erdoğan’ın açılım sürecinden önce (Turgut Özal’ın canıyla ödediklerini de hesaba katarsak) Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca pek bir şey söylenmemişti. Kürtlerin siyasi talepleri, çoğunlukla görmezden gelinmiş ve mesele ekonomik kalkınma çerçevesine hapsedilmişti. Peki, yukarda bir kaçını örnek verdiğimiz onca iyileşmeye karşın, ne oldu da bu gün, Kürtlere karşı, geçmişi aratan vahşi bir devlet şiddeti uygulanıyor? Bütün o yapılanlar birer aldatmaca mıydı?

 

Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan, Tek Devlet

R.T. Erdoğan’nın Başbakan’ken başlattığı ve Cumhurbaşkanıyken de bir süre devam ettiği sürecin, kendi deyimiyle ‘derin dondurucuya/buzdolabına kaldırılması’ ve Türk milliyetçilerinin meşhur sloganı ‘tek devlet, tek millet, tek bayrak’ söylemine geri çekilmesi, kanlı bir sürecin de başlamasına neden oldu.

Bunun bir çok nedeni ve cevabı var elbet. Ama en bilineni HDP’nin ‘‘Seni Başkan Yapmayacağız’’ kanpanyası yürütüp, seçim barajını yıkıp meclise 80 milletvekiliyle girmesi ve Başkanlık programı sekteye uğrayan Erdoğan’ın tavır değişikliği denilebilir. Fakat bir de HDP Dersim Milletvekili Alican Önlü’nün önergeleştirdiği ve Eylül 2014 yılında, Kamu Güvenliği Müsteşarlığı tarafından yazıldığı anlaşılan ‘’Çökertme’’ başlıklı 43 sayfalık gizli plan deşifre oldu ki doğruysa, yapılan kısmi ‘iyileştirmeleri’ de  geçersiz kılıyor.

15-20 bin insanın öldürülmesini ve 300 bin civarında insanın göçertilmesini öngören bu plana göre; ‘JİTEM ve Ergenekon’dan oluşturulan savaş timleri, Kürt kentleri, ilçeleri, mahallelerini geri dönülmez şekilde bombalayacak, halkı göçe zorlayacak, Kürt basını ekarte edecek, şayet örgüt ateşkes ilan etse bile, plan uygulanacak’ deniliyor. Büyük kısmı Şark Islahat Planı’yla örtüşen programın Cizre ve Sur örneğinde somutlaştığı, acı bir şekilde görülmüş oldu.

Ama.. Kabul; Osmanlı’da oyun çoktur ve şu satırların altında ve üstünde, dilimiz döndüğünce yazıyor, deşifre ediyoruz. Kabul; Kürtler meclise gelmesin diye seçim barajı koymuşlardı. Peki soykırımlara uğramış ve kökleri 200 yıla kadar uzanan Kürt hak ve özgürlükler mücadelesini, çok da şık olan ‘‘Seni Başkan Yaptırmayacağız’’ kampanyasına tahvil etmek stratejik olarak doğru muydu?

Büyük bir kısmının sağcı ve ırkçı partilere oy verdiği, maçlarda dahi Kürtlere ayrımcılık yaptığı, çoğunluk oldukları yerlerde Kürtlerin malına ve canına kast ettiği halkın demokratikleştirmesi ihalesi Kürtlerin boyunu aşmıyor mu?

‘Bağımsız Kürdistan’ mücadelesinden, ‘Demokratik Cumhuriyet’e evirilen ve bir çeşit yerel yönetim şekli olan ‘Özyönetim’ programına karşın, yok olan kent ve nüfusun da yine ‘başkanlık’ terazisinde tartılmasını önerdikten sonra, ‘çuvaldızı kendimize batırarak’ devam edelim.

 

Çözüm Süreci Buzdolabında…

Hatırlanacağı gibi Lozan’dan sonra söylem değişikliğine giden ve Kürtlerin topyekün inkarını kavramsallaştıran devletin ‘Kürt yoktur, Dağ Türkleri vardır’, ‘Kart-Kurt’ teorileri yaklaşık yetmiş yıl sürmüş ancak Kürtlerin inatçı mücadeleleri sonucu bu söylem ve kavramlardan vazgeçilmişti.

1992 yılında Süleyman Demirel ‘’Kürt realitesini tanıyoruz’’, 1996 yılında Necmettin Erbakan çözüm paketleri, Tansu Çiller’in 1993’teki ‘BASK modeli tartışmaları’ ve Mesut Yılmaz’ın 1997 yılında kamuoyuna duyurduğu ‘’Cennet Paketi’’ programlarının söylemsel düzlemde ötekilerinin tekrarından başka şey olmadığını yaşayarak gördük.

Kürt hak ve özgürlüklerinin medeni ilişkiler ölçüsünde çözülmesi için aralanan kapı; ‘çözüm süreci’ maalesef ‘buzdolabına kaldırıldığından’ beri şiddet olanca vahşetiyle sürüyor. Başta Cizre ve Sur olmak üzere bir çok il ve ilçe merkezinde, halkın ‘özyönetim’ isteği, devletin katliam boyutuna varan şiddetine maruz kalıyor. Yani, devlet, hikayesine, kaldığı yerden devam ediyor.

 

surr

 

Takrir-i Sükûn Kanunu ve Şark Isahat Planı’yla baskılanan Kürt hak ve özgürlüklerinin bugünkü kavramsal karşılığı ise ‘’Çökertme’’ ve “Terörle Mücadele Eylem Planı” olarak güncellenmiş durumda.

Bu bağlamda Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Terörle Mücadele Eylem Planı”, olarak açıkladığı programın ifade kalıpları açısından diğerlerinden farklı olmadığı görülmekte. Bugün hala özel güvenlik bölgeleri altında sıkıyönetim faaliyetleri devam ediyor çünkü.

AKP’nin oluşturduğu ‘havuz medyası’nın “Kardeşlik ve Şefkat Paketi” planı olarak haberleştirdiği program aslında yıllardır yaptıkları gibi, politik Kürt hareketini tasfiye etme amacı taşıyor. ‘Sur’u yeniden inşa edip, Toledo yapacağız’ sözünün pratikte bir karşılığının olmadığını da yaşayıp, göreceğiz.

 

Şark Islahat Planı’nın Günümüze Etkisi…

Kararnamesi Mustafa Kemal tarafından imzalanan, 10 yıl içinde Kürdistana 500 bin Türk vb muhacirler yerleştirmeyi öngören ve isyan bölgelerinde yapılan masrafın, aynı bölgeden tehsil edilmesini emreden ve toplam 27 maddeden oluşan Şark Islahat Planı, 24 Eylül 1925’te Bakanlar Kurulu onayından geçtikten sonra, gizlice yürürlüğe girmişti.

Şark Islahat Planının, Türkiye’yi beş Genel Müfettişlik bölgesine ayırmıştı. Hakkari, Van, Muş, Bitlis, Siirt, Genç, Diyarbekir, Mardin, Urfa, Siverek, Elaziz, Dersim, Malatya, Ergani, Bayezit illeri ile Pülümür, Kiğı ve Hınıs ilçelerinin 5. Müfettişlik ermine vermişlerdi.

Günümüzde Ahıska Türkleri’nin Erzincan’a, IŞİD taraftarlarının Maraş’ın Alevi köylerine yerleştirilmesi gibi nüfus transferlerinin yapılması, devletin kolluk kuvetteleri tarafından öldürülen gerillaların ailelerinden tazminat istenmesi (1925 planında halktan para toplayarak jandarma karakollarının yapılması önerilir), dağa, taşa kalekol yapılması, Kürt illerine özel valiler ve özel rektörlerin atanması deşifre olan bu modern Şark Islahat Planı’nın, gizliden uygulandığının kanıtı olsa gerek.

1925’de uygulamaya konulan gizli Şark Islahat Planı’nda Dersim’in durumu ise şöyle değerlendiriliyor:

“Dersimlilerin hâlen Kürtçe konuşmalarına ve Alevilikten dolayı Kürtlük iddiasında bulunmalarına rağmen, çoğunluğunun Türçeyi bilmesi ve konuşabilmesi önemli hususlardır. Dersimliler de diğer yerler halkı gibi çifterli ateşli silaha sahiptir. Özellikle şimdiye kadar Dersim’de kesin bir cezalandırmanın yapılmamış olması, 1916 harekâtının cezasız kalması bunlara daima güç vermektedir.” (Mehmet Bayrak, Şark Islahat Planı)

Şark Islahat Planı’nın 16. Maddesi de Kürtçenin yasaklanmasını ve kız okullarının açılmasını önerir: “Fırat garbındaki vilayetlerimizin bazı akvamında dağınık bir surette yerleşmiş olan Kürtlerin Kürtçe konuşmaları behemehal men edilmeli ve kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların Türkçe konuşmaları temin olunmalıdır.” 16.Maddeyi, 1938 katliamından sonra Dersimli kızları katır sırtında yatılı okullara taşıyan Sıddıka Avar’ın misyonerlik faaliyetlerini de etkilediği açık. Günümüzde ise ilgili maddeyi ‘‘Haydi Kızlar Okula’’ ve ‘‘Kardelen’’ projeleriyle birlikte düşünmek, asimilasyon politikalarını daha net algılamamızı sağlayabilir.

 

5.Madde ve demografik değişim

5.Madde; Van ile Midyat’ın batısında Ermeniler’den kalan topraklara Türk vs. göçmenlerin yerleştirilmesi için maliyenin bu gölgedeki Ermeni mallarını satmaması ve hatta Kürtlerin kullanımına verilmemesi gerektiğini belirtir. Devamla da Yugoslavya’dan getirilmekte olan Türk ve Arnavutlar ile İran ve Kafkasya’dan gelecek olan muhacirlerin öncelikle ‘’Elaziz – Ergani – Diyarıbekir, Elaziz – Palu – Kiğı, Palu – Muş arasındaki Murat Vadisi, Bingöl Dağı’nın doğu ve güney ve Hınıs, Murat vadileri, Muş Ovası, Van Gölü havzası, Diyarıbekir – Garzan – Bitlis hatlarında’’ yerleştirilmesini emreder.

Bunun dışında Rize, Trabzon illeri ile Erzurum’un kuzeydoğu kazalarında ‘sıkışık olan halkın’ bütün masraf ve ihtiyaçlarının devletçe karşılanması koşuluyla Hınıs Çayı ve Murat Vadisi’ne ve Van Gölü’nün kuzey bölgelerine taşınması düşünülür.

gocmenler elazığa yerlestiriliyor

  1. Madde devamla şöyledir: ‘’Türk muhacirinin yerleştirileceği Ermeni emvalini vesaik-i tasarrufiye ibraz edemeyerek ne sebeple olursa olsun işgal etmiş olan Kürtler çıkarılarak geldikleri eski yerlerine iade veya arzu ettikleri garpte hükümetin irae edeceği mahallere naklolunacaktır. Yerleştirilecek Türklerin, Kürtlerin taarruzundan muhafazaları için tedabir-i mahsusa alınacaktır.

1341 senesinde azami 50 bin nüfus sevk ve iskan edileceğine…’’

M.Emin Zeki, Kürtlerin demografik yapısının bozulması için yerleştirilen halkları meselesine değinip, Erzurum’a dikkat çeker: ‘’Erzurum bölgesindeki Kürtlerin Türk, Çerkes, Osetler’le karışmış’’ diye yazar. (Kürtler ve Kürdistan Tarihi, 1931)

 

Ahıska Türkleri Erzincan’a, Suriyeli Araplar Maraş’a Yerleştiriliyor

Geçtiğimiz ay basında ve sosyal medyada çok az yer bulan bir haber Şark Islahat Planı’nın hâlâ devrede olduğunu bir kez daha hatırlamamıza neden oldu. Habere göre; ‘677 Ahıska Türkü ailesi Erzincan’a yerleştiriliyordu. Hatta 45 aileden oluşan ilk kafileyi, Erzincan Havalimanı’nda Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan çiçeklerle karşılamıştı.

ahıska türkleri

Habere göre 677 ailenin 605’i Erzincan Üzümlü’ye, 72’si ise Bitlis’in Ahlat ilçesine yerleştirilecekmiş. Ayrıca muhtelif tarihlerde Türkiye’ye giriş yapan ve Bursa’da geçici olarak ikamet eden Ahıskalılar’ın, Erzincan’a yerleşmesi ve ulaştırılması çalışmaları da tüm hızıyla sürüyormuş. (Aralık 2015, basından)

Görüldüğü gibi devletin Kürt algısı 1925’ten 2016’ya hiç değişmemiş.

Bu arada Maraş’ın Sivricehöyük Köyü’nde Suriyeli mültecilerin yerleştirileceği haberleri basında yer aldı. Alevi köyüne kurulmak istenen kampın halkta IŞİD tedirginliği yarattığı yorumlarına neden olan girişim, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu tarafından meclise de taşınmış. Tanrıkulu ‘’Kahramanmaraş İli Dulkadiroğlu İlçesi Sivrice Höyük Köyü Alevi köyü olduğu için mi Suriyeli mülteciler, göçmenler için çadır kent alanı olarak seçilmiştir?’’ diye sormuş. (Tv 10, haber)

 

Başbakan Amhet Davutoğlu’nun açıkladığı 10 maddelik ‘’Terörle Mücadele Eylem Planı’’ı özetle şöyle:

-Kamu düzeni inşa edilecek. Halka şefkat teröriste kudret gösterilecek, terörist ile halk ayrılacaktır.

-Terörle mücadele esnasında terör saldırıları ve yürüyen operasyonlar çerçevesinde oluşan sosyal yaralar için tam bir sosyal seferberlik ilan edilecek.

-Sur ve Cizre’den çıkanların her türlü ihtiyaçlar karşılanacak. Aile Destek Programı bölgeden başlatılacak.

-Bölge ekonomisini güçlendirilecek.

-Vatandaşların terörden kayıplarını telafi edilecek. İşveren prim borçları hiçbir gecikme zammı gözetmeksizin ertelenecek. Esnaf ve sanatkarların kredileri, çiftçilerin kredileri ertelenecek.

-İstihdam artışını yeniden oluşturacak şekilde yeni bir hamle başlatılacak. 2016 ile 2018 yılları arasında 26,5 milyar Türk lirası yatırım yapılacak.

-Diyarbakır, Mardin gibi bütün tarihi şehirlerin tarihi dokusu korunup, ihya edilecek. ‘‘Sur’u tarihi özellikleriyle öyle inşa edeceğiz ki bütün insanlık Diyarbakır’dan bahsedecek.’’

-Etkin bir iletişim stratejisi oluşturulacak. ‘‘Algı operasyonlarına karşı iletişim birimleri oluşturulacak.’’

-Yerel yönetim yetkileri genişletilecek ama yapılan tüm harcamalar denetlenecek. Terörü teşvik eden mutlaka kamu hizmetinden men edilecek.

-Milli birlik ve kardeşlik anlamında yeni bir dönem başlayacak, kanaat önderleri il ve ilçelerin ileri gelenlerinden oluşacak heyetlerle muhatap olunacak.

 

Dersim Gazetesi, Mart 2016